Ülkenin gidişatı iyi değil.

Ülkenin gidişatından kimsenin memnun olduğu söylenemez. Bu memnuniyetsizlik Atatürk'ün ölümüyle başlayıp günümüze kadar artarak devam etmiştir. Ülkeyi yönetmeyi beceremedik.

Önemli nedenlerden biri, bir devlet politikası belirlemeyişimizdir. Devlet işleri, hiçbir temel devlet politikası olmadan, sadece hükümetlerin görüşlerine göre ve günlük siyasetle yürütüldü. Oysa Atatürk, devlet politikasını net bir şekilde belirlemişti. En küçümsediğimiz devletlerin bile devet politikalarının olduğunu görmekteyiz; neden bizim yok? Bu soruya cevap bulup derhal çözüm getirmeliyiz.

Başka bir neden de devletle vatandaş ilişkileri. Vatandaşın "Baba" olarak kabul ettiği devlet, babalık yapmamakta veya yapamamakta. Devletin, vatandaşı için var olduğu unutulmuş; vatandaş devlet için var olmuş. Bu bakış açısı ise vatandaşın devlete olan güvenini ve saygısını kaybetmesine neden olmakta. Zira vatandaş, devlete sırtını dayayamamakta, ondan güç alamamakta. Adeta insanlar kendi kaderlerine terk edilmiş durumda.

Devlet sanki bir tüccar olmuş, müşterisi de vatandaşlar. Keşke müşteri olsa; adeta emir kulu. Devlete vergi vermek için çalışır hale gelmiş ve yeterli olamıyor. Ne kadar verirse versin doyuramıyor. Bunu farkettiği için de artık vergi vermek istemiyor ve kaçak yollara baş vuruyor. Devlet kovalıyor, vatandaş kaçıyor. Devletle vatandaş arasında saygı ve güven duygusu sarsılmış, herkes kendi gemisini yüzdürmeye çalışıyor.

Bugün dünyayı saran ekonomik krizde, yurt dışında bulunan gurbetçilerimiz, devletin "Tasarruflarınızı Türkiye'ye yollayın. Nereden bulduğunuzu sormayacağız; kaynağını araştırmayacağız." çağırılarına kulak asmıyor. Oysa hepsi vatansever, hepsi milliyetçi; vatan hasretiyle yanıp tutuşuyor. Ancak o kadar çok aldatılmış ki, artık güveni kalmamış; bütün çağırılara rağmen kılını kıpırdatmıyor. Bir kere daha kaybetmek istemiyor. Vatan hasretiyle yad ellerde ömür tüketerek kazandığı üç beş kuruşunu risk altına sokmak istemiyor.

Böyle olmaz; bu böyle gitmez!

Birilerinin bir şeyler yapması, köklü çözümler bulması gerek. Hem de en kısa zamanda... Bunun da tek çaresi, devletle vatandaş arasındaki saygı ve güvenin yeniden oluşturulup, kaçmaca kovalamacaya bir türlü son verilmesi; devletin gene "Baba" konumuna geçmesi... Bu nasıl sağlanır, kimler sağlayabilir dersek cevabını uzmanlar bulacaklardır. Ülkede; bilgisine, becerisine, saygınlığına güvenilir, vatanperver, hiçbir gücün satın alamayacağı çok sayıda akademisyenlerimiz mevcut. Yeter ki şahsi çıkar hesapları bir kenara bırakılıp, kendilerine destek ve imkân verilsin. Henüz çok geç kalınmış değil.

Bozulma, Atatürk'ün ölümüyle başladı.

Atatürk'ün millî politikasında Türk toplumunda sınıf farkı yoktur. Bu husus, 1938 tarihinde, 3512 sayılı Cemiyetler Kanunu ile "Sınıf esasına dayalı cemiyet kurulamaz." şeklinde kesinleşmiştir. Ancak 5 Haziran 1946'da bu kanunun yürürlükten kaldırılması, Atatürk'ün millî politikasından ilk sapma hareketi olmuştur. Bunun anlamı Türk toplumunda artık "sınıf farkı kabul edilir" demektir. Bu ise, gene Atatürk'ün "Biz hiçbir doktrinin peşinden gitmeyeceğiz." ilkesinin de ortadan kaldırılması ve sosyalist rejimin doktrin olarak kabul edilmesi anlamını taşır.

Atatürk'ün ölümünden yaklaşık 9 ay sonra, 1 Eylül 1939'da 2. Dünya Savaşı başladı. Türkiye savaşa girmediyse de seferberlik ilan edildi. Savaş, 7 Mayıs 1945'de Almanya'nın teslim belgesini imzalamasıyla sona erdi.

Savaşın bitmesinden iki yıl sonra, Sovyetler'in Türkiye'yi tehdidine karşı, 1947'de, ABD'nin Truman Doktrini ve Marshall Planı gereği ekonomik yardım başladı. İsmet İnönü, Sovyet tehdidine karşı bu yardımları kabul etti. Böylelikle, Atatürk'ün millî politikasından ikinci sapma hareketi oldu ve Türkiye üzerinde ABD hakimiyeti kendini göstermeye başladı. Atatürk'ün tam bağımsızlık politikası zaafa uğradı.

Atatürk'ün ölümünden hemen sonra başlayan bu Amerikancılık ve sınıf farklarının oluşturulması hareketi, 1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle artarak günümüze kadar devam etti.

Atatürk devletçiliği esas alınmalı

Atatürk'ün tanımladığı "Devletçilik" ülkeye yeniden kazandırılmalı. Ne komünizmin ne de sosyalizmin devletçiliği değil... Bu da Atatürk'ün ne dediğini iyi anlamaktan geçer. Kaldı ki anlaşılmayacak hiçbir şey yok tanımlamasında. O kadar net açıklamış ki, kendisinden hemen sonra bu tanım nasıl saptırılabilmiş, akıl alır gibi değil!

Türkiye’nin tatbik ettiği Devletçilik sistemi, XIX. Asırdan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce mânâsı şudur: Fertlerin hususî teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket iktisadiyatını Devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türk vatanında asırlardan beri ferdî ve hususî teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa zamanda yapmağa muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz yol, görüldüğü gibi, Liberalizmden başka bir sistemdir.”

“Bizim, takibini muvafık gördüğümüz (mutedil devletçilik) prensibi; bütün istihsal ve tevzi vasıtalarını fertlerden alarak, milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden sosyalizm prensibine müstenit kolektivizm, yahut komünizm gibi hususî ve ferdî iktisadî teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir."

Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk'ün ölümünden kısa bir süre sonra, sosyalizmin benimsediği devletçiliğe benzer bir devletçiliğe yönelinmiş, bu da o devirdeki özel teşebbüsün demokratik başkaldırısına neden olmuştur. 1948 yılında Ahmet Hamdi Başar'ın tertiplemiş olduğu, "1948 İktisat Kongresi" bunun en belirgin göstergesidir.

Atatürk'ün devletçilik tanımı o günlerde olduğu kadar günümüzde de geçerliliğini koruyacak olan, evrensel diyebileceğimiz bir bakış açısıdır. Türkiye ciddi bir şekilde konuyu gündeme getirip, derhal bu tanıma uygun devletçiliğe geçiş yapmalıdır. Yeraltı servetleri millileştirilmeli, devletleştirilmelidir.

Bankacılık mantığı değişmeli

Bugün bankacılık hem özelleştirilmiş, hem de kapitalizmin gölgesine girmiştir. Bankacılık bir kâr müessesi haline getirilip ticarethaneye dönüştürülmüştür.

Atatürk'ün tesis ettiği Türkiye bankacılığı ise Batı bankacılığından çok farklı ve ticarethane olma amacından çok uzaktır. Bu amaç, halkın elinde bulunan küçük birikimlerin, halk yararına olacak bir şekilde düşük bir faizle toplanıp büyük bir sermaye oluşturmak ve bu büyük sermayeyi de üreticilere gene küçük faizlerle tahsis ederek sanayiyi ve üreticiyi desteklemektir. Kâr amacı yoktur. Amaç, hem küçük tasarruf sahiplerinin menfaatini korumak hem de üretimi arttırmaya yönelik üreticiyi güçlendirmektir.

Ne olduysa, bu esaslar çabucak unutularak, kapitalizmin kucağına düşülmüş; bankacılık özelleştirilerek büyük bir çıkar kapısı haline dönüştürülmüştür.

Bankaların, kendilerini övmek için, gazetelerin büyük boy ilanlarında, hiç rahatsızlık duymadan ne kadar kârlı olduklarını gösterdikleri ilanlarına rastlamaktayız. Bu yetmiyormuş gibi, gene hiç rahatsızlık duymadan devasa ve aşırı lüks gökdelenler yaparak halka tafra atmaktadırlar. Bu paraların; ömür boyu yemeyip, içmeyip, üç kuruş biriktirerek bankada hesap açan halktan elde edilen olağanüstü kârlarla; alın teri döküp, bin bir zorlukla ayakta durmaya çalışan fabrikalardan yüksek faizlerle temin edildiğini fütursuzca sergilemektedirler. Ne yazık ki, kendisine yapılan bu saygısızlığa halkımızdan hiçbir tepki gelmemektedir.

Bankalar, bir ülke halkının hazinesi, sermayesi ve hayat kaynağıdır. Bu kaynak bugün rahatlıkla yabancı uluslara satılabilmekte, halka ait bu kaynaklar yabancı ülkelerin kontrolüne verilebilmektedir.

Bankacılık derhal devletleştirilerek millîleştirilmeli, kâr hesabı bırakılıp tasarruf sahiplerine, esnafa, tarımla uğraşana, fabrikalara destek olunmalıdır.

AB bize göre değil!

Avrupa Birliği meselesi, AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) olarak başgösterdi. Doğal olarak biz de bu topluluğa girmek istedik. Batı ülkeleriyle ekonomik bir işbirliği içinde bulunmak kadar tabii bir şey olamazdı. Ancak zamanla işin boyutu değişti; AET, 1991 yılında Avrupa Birliği haline dönüştü. Bu ne demekti, hangi amaca yönelik bir girişimdi? Hiç düşünmeden ısrarla yola devam ettik. AET başka, AB başka. Amaçları tamamen farklı. Bu idrake varmadan yola devam etmenin sancılarını çekiyoruz.

Türkiye, 1970 yılında, Gümrük Birliği'ne geçiş dönemine ilişkin koşulları kabul etti ve Katma Protokol'ü imzaladı. 14 Nisan 1987 tarihinde de Türkiye, Avrupa Topluluğu´na tam üyelik için başvurdu. Doğru mu, yanlış mı, hiç düşünmeden.

Gümrük Birliği'ni kabul ettikten sonra Batı, bütün arzularına kavuşmuş oluyor; bizi serbest pazar haline dönüştürmüş oluyor. Neden Avrupa Birliği'ne alsın ki? Başına dert mi alacak? Onun istediği Türkiye pazarı değil miydi?

Avrupa Birliği'nin amaçları, AET'den farklı bir boyutta. Tüm kanunlarımızı onların kanunlarıyla eşleştirmemiz gerekiyor. Bu iş bize göre değil. Batı'nın ahlaksızlık kültürü Türk toplumunun edepli örf ve adetleriyle bağdaşmaz. Ne onlar bize uyar, ne biz onlara...

Bir "İnsan Hakları" diye bir şey uydurmuşlar, işlerine geldiği gibi kullanıyorlar. Aslında İnsan Hakları'ndan kastettikleri şey "Batılı Hakları". Biz hâlâ bunu anlayamıyoruz. 10 Aralık 1948'de Batı'nın ilan ettiği bu beyannameyi samimi zannederek, 4 ay gibi kısa bir zaman sonra kabul edip, 6 Nisan 1949'da Resmî Gazete'de ilan ederek kanunlaştırmışız.

Avrupa'nın insan hakları gibi göstermelik değildir bizim insan haklarımız. Bizim insan haklarımız vicdanlarımızdadır; yazılı değil. Okumuş, okumamış her Türk ferdinin vicdanındadır. Batılınınki gibi sahte de değil. Hiç gerek yoktu bizim bunu imzalamamıza ama ne var ki Birleşmiş Milletler'e üyeliğimiz dolayısıyla mecbur kaldık. Aslında bu bildiri, görüntü itibariyle bizim gerçeklerimizle, anlayışımızla uyuşmaktaydı. Bu beyannemeden 450 sene evvel Türkler olarak biz, bu beyannamede yazılı olan şartlardan çok daha mükemmelini "İhtisâb Kanunnâmeleri" adı altında yazmış, bütün dünyada fiilen uygulamaya geçmiştik bile. Batılı, 450 sene sonra ancak bu noktaya geliyordu. Neden bu geri kalmış, ahlaktan yoksun Batı uygarlığı denen, parayı put yapmış ilkelliğin peşinden gidiyoruz ki? Teknolojide ilerlemiş olmak mı medeniyet? Yoksa üstün ahlâkta ilerlemiş olmak mı?

Bundan 550 sene önce bütün dünyaya insan hakları dersini örnekleriyle biz verdik. İstanbul'un fethinde... Batılı bu dersi iyi çalışmadı. Çalışsaydı da anlayamazdı zaten. Zira barbardır. Kendi barbarlığını örtmek için bizlere "barbar" der. Neden onlar gibi olmak istiyoruz anlamak mümkün değil. Ne var ki "AB'ni istemiyorum" deme cesaretini kimse gösteremiyor. Milliyetçilik iddiasında bulunan partiler bile "AB'ne girelim ama onurumuzla girelim." diyorlar. Nedense "Ne işimiz var bizim AB'nde?" diyemiyorlar.

Biz AB'ne girince ne olacak, bir bilen varsa söylesin Allah aşkına! Ne olacağını, ne fayda sağlayacağımızı kimse bilmiyor ama tutturmuşuz AB diye... Birliğe giren ülkelere evvelden büyük finansal destek sağlanıyordu; bize bu desteğin yapılmayacağı açıklandı. Birliğe giren ülkeler serbest dolaşım hakkı elde ediyorlardı; bizim serbest dolaşım hakkımızın da olmayacağı açıklandı. Peki, ne çıkarımız olacak bu birlikten? Kimse bilmiyor, bilen varsa da anlatmıyor. Çünkü hiçbir çıkarımız yok. Bunu hiçbir TV kanalı da gündeme getirmiyor. İnanılır gibi değil; aynı bir koyun sürüsü gibi ille de AB diye tutturmuşuz; neden, niçin demeden yırtınıyoruz bu birliğe girmeye. Adeta beynimiz dumura uğramış. 70 milyon insan... bir tanesi bile sormuyor mu yahu?

Eğitim Sistemi değişmeli

Atatürk'ün ifadesiyle, eğitim millî olmalıdır. Bugün uygulanan eğitim sistemi ise her konuda olduğu gibi, Batı'dan kopya edilmiştir ve millî olmaktan çok uzaktır. Gayet tabii ki, her kopya gibi bu da kötü bir kopyadır.

Kopya; "O benden daha iyi bilir." demektir. Yani bilgisizliği, cehaleti ve acziyeti kabuldür. Bir aşağılık kompleksidir. Eğitimsizliğin göstergesidir.

Batı kültürüyle Türk kültürü hiçbir yönden benzerlik göstermez. Batı kültüründe materyalizm, Türk kültüründe ise duygusallık ve manevî değerler ön plandadır. Batı, doymak bilmez, muhteristir; Türk milleti ise kanaatkârdır, azla yetinmesini bilir.

Batı eğitim sisteminin kendi milli kültürümüzle çelişeceği, en azından Batı'daki sonuçları vermeyeceği muhakkaktır. Öyle de olmaktadır. Cumhuriyetin ilanından bu yana 85 yıl geçmiş olmasına rağmen ülkenin durumu ortadadır. Toplumun mutlu olduğu, geçim sıkıntısı bulunmadığı, işsizlik olmadığı, Batı hukukunun ihtiyaçlarımıza cevap verdiği söylenemez. Zira günümüz devlet yöneticilerinin tümü, Batı eğitiminin kopyacılığıyla yetişmişlerdir. Bu seçim doğru olsaydı, bugün Batı'nın seviyesine ulaşmış, hatta geçmiş olurduk. Zira Batı'ya göre iklimi, yer altı ve yer üstü servetleri açısından onlardan çok daha avantajlı topraklara sahibiz.

Bugün ulaştığımız sonuç, Batı taklitçiliğiyle bir yere varamayacağımızı göstermektedir. Buna rağmen sanki doğru yapmışız da çok iyi sonuçlar almışız gibi, her şeyimizle, bütün varlığımızla, her geçen gün Batı'yı daha fazla kopya ediyoruz. Battıkça batacağımız ortada.

Oktay Sinanoğlu'nun ifadesine göre; 1945 yılında ABD ile yapılan anlaşma gereği , 8 kişiden oluşan ortak bir kurul oluşturulmuştur. İşin ilginç yanı, bunların yarısı Türk, diğer yarısı da Amerikalıdan oluşması ve kurul başkanının da daima Amerikalı olması. İş bu kadarla da kalmıyor, Amerikalı başkanın 2 oy hakkı bulunuyor (Büyük Uyanış, Oktay Sinanoğlu, Eylül 2003, 10. b., ISBN 975-8410-27-X, s.70)

Bu şartlarda eğitimin millî olmasından söz edilebilir mi?

Bugünden başlayarak, kültürümüze uygun ve çağdaş bir eğitim sistemine geçebilsek, en erken 30 yıl sonra kalkınmaya başlamamız söz konusu olabilecektir. Buna rağmen geç kalmış sayılmayız.

Peki, eğitim sistemi nasıl olmalı?

Nasıl olursa olsun bugünkünden çok farklı olmalı; en azından ezbercilik kalkmalıdır. Radikal bir kararlılıkla Milli Eğitim Bakanlığı gerçekten "millî", gerçekten "Eğitim Bakanlığı" haline getirilmelidir. Ana hedef, düşünmesini bilen bir nesil yetiştirmek olmalıdır.

İlköğretimden itibaren sınıflarda dersler, talebenin dikkatini çekecek şekilde, soru-cevap şeklinde olmalı, talebe zorunlu olarak konuların içine çekilmeli, fikir yürüterek düşünmeyi öğrenmesi sağlanmalıdır.

Tarihimiz ve yabancı devletler tarafından uğradığımız zulüm net bir şekilde anlatılmalı, bütün nesiller Batı'nın kaypaklığına, saldırganlığına karşı aşılanmalıdır. Yabancı ülkelerle dostluk palavrası yerine; kitaplarda Batı, özellikle Yunan zulmü anlatılmalıdır. Aynen Yunan'ın kendi kitaplarında yapmaya devam ettiği gibi. Bu, düşmanlığı teşvik için değil; uyanık kalmayı, gelecekteki tuzaklarına aşılanmayı sağlamak için yapılmalıdır. Yabancı ülkelerle dostluklar, yalnızca siyasi boyutta olması ve o düzeyde kalması gereken yalanlardır. Batı anlayışında dostluk diye bir şey yoktur. Hiçbir tarihçi, tarihte, bir tane bile dostluk örneği gösteremez.

Tarih boyu Almanlarla dost geçindiğimiz söylenegelmiştir. Oysa Almanya, kendi çıkarı için bizi bir emrivaki ile I. Dünya Savaşı'na sokmuş, Osmanlı'nın mahvolmasına neden olmuştur. En dost olanı böyledir. Batı'nın tümü kaypak ve çıkarcıdır.

Yüksekokullarda mühendislik, bir branş olmak yerine, iki yıllık zorunlu bir eğitim olmalı ve bir talebe hangi bölümü seçerse seçsin, önce iki yıl mühendislik okumalı, daha sonra ister hukuk, ister edebiyat, ister müzik, isterse bugünkü mühendisliğin herhangi bir dalını seçmelidir.

Neden böyle düşündüğümüzü açıklamak gerekirse; mühendis kelimesinin anlamına bir göz atmak yeterlidir. Mühendis, "Hendese" kelimesinden türemiştir. Hendese, bugünkü dilimizde "Geometri" demektir. Geometri, neden bu kadar önemlidir? Önemlidir zira ispata dayalı olup muhakeme sistemini geliştiren bir bilim dalıdır. Düşünmeyi öğretir. Bu bakımdan mühendislere "düşünmeyi bilen" kişiler olarak bakılmaktadır. Oysa bugün yetişen mühendislerimizin bile büyük çoğunluğu düşünmeyi bilmezler. "Nasıl mühendis olmuşlardır?" derseniz, ezbercilikle diploma almışlardır. Düşünmeyi öğrenmeden...

Görülüyor ki, kavramlar anlam zaafına uğratılmış, temel bozulmuştur. Yeni yetişen mühendislerimizin bile çoğunun düşünemeyen kişiler olduğunu gözlemleyebiliyorsak, diğer branşlardan mezun olmuş talebelerin durumu daha da vahimdir.

Bir hakimin, bir avukatın, akademik kariyer yaparken, hendese (Geometri) okumadığını hepimiz biliriz. Hukuk mevzuatını okurlar. Peki düşünmesini öğrenirler mi? Ne gezer! Şu halde insanların hayatını ve tüm geleceğini etkileyecek konularda karar veren hakimler, düşünme yeteneğinden yoksun olurlarsa, istedikleri kadar hukuk okumuş olsunlar -kendi kişisel gayretleriyle bireysel yeteneklerini geliştirmemişlerse- âdil karar vermeleri söz konusu olabilir mi? Böyle yetişen kanun yapıcıların yaptıkları kanunlar âdil olabilir mi? "Olur tabi. Biz kanun yapmıyoruz, yapılmış denenmiş Batı kanunlarını aynen ithal ediyoruz." denecektir. Bravo doğrusu! Batı'nın kendi kültür ve çıkarlarına göre düzenlediği kanunları kabullenerek Türk halkının ihtiyaçlarına cevap vermek söz konusu edilebilir mi? Memleket genelinde bir anket yapsanız, kanunlardan kimin hoşnut olduğunu söyleyebilirsiniz?

Tıp fakültelerinde ve diğerlerinde durum farklı mı? Hangi tıp fakültesinde hendese, matematik vs. öğretilir? Hiçbirinde... "Doktor Matematiği, hendeseyi ne yapsın?" diye bakılır. Peki düşünmeyi hangi yolla öğrenecek bu talebeler? Düşünmek mi? O da ne? Düşünüp de ne yapacak? Hangi hastalığa ne ilaç verileceğini, hayata atıldıktan sonra, ilaç fabrikalarının propagandistlerinden öğrendiler mi, iş tamam.

Özetle; eğitim sistemi tamamen kendi kültürümüze, kendi insanımıza hitap edecek, düşünmesini bilen adam yetiştirecek şekilde düzenlenmelidir. Hiçbir yerden kopya almadan... Kendi özümüze uygun...

-- İlköğretim değişmeli

İlköğretim 5 yıldan 8 yıla çıkarıldı. Tamamen siyasi sebeplerle... İlköğretim zorunlu olduğu için, güya halkı 8 yıllık eğitime zorlayarak tahsil seviyesi yükseltilmek amaçlandı. Tamamen göstermelik, büyük bir hayalperestlik.

Gerçekleri konuşalım. Ülkenin bütün ilköğretim okullarında öğretmensizlikten yakınılıyor; okul binası yokluğundan yakınılıyor. 5 yıllık ilköğretim bile ne sağlıklı ne de kaliteli verilebiliyor. Okulların su, telefon, elektrik, yakıt gibi giderleri devlet tarafından karşılanamıyor; velilerden yardım parası almadan talebeler okullara kayıt ettirilemiyor. Valilik "Kayıt parası alınmayacak" diyor ama okul müdürleri alınması için talimat veriyor. Bu durum bilindiği halde ve şikayetlere rağmen ilgi gösterilmiyor.

Özetle daha 5 yıllık ilköğretim problemleri çözülmeden 8 yıllık eğitim hangi şartlarda verilebilir ki?

Ev ödevi sorunu:

Daha ana kucağından yeni ayrılmış, oyun çağındaki çocuklara, öylesine ödevler veriliyor ki, çocuklar evlerine yorgun argın döndüklerinde bir de ödev yapmakla uğraşıyorlar. Ne dinlenmeye ne de oynamaya vakitleri var. Daha okul başlar başlamaz psikolojik bunalıma giriyorlar.

Ayrıca bu ödevler, çocukların tek başına yapabilecekleri cinsten ödevler değil. Mutlaka anne ve babanın yoğun ilgisi gerekiyor. Tabi, anne ve baba yardımcı olacak kadar eğitim görmüş iseler veya durmadan yenilenen metotlarla yapılan eğitimi kavrayacak düzeyde iseler. Bu şartlarda bile önce anne babanın ders çalışarak konuları kavrayıp, sonra çocuklarına öğretmeleri gerekiyor. Yani bütün gün işyerinde bin bir problemle boğuşarak bitkin düşmüş bir baba ve ev işlerinden canı burnuna gelmiş bir anne... çocuklarıyla geç saatlere kadar ders çalışıp, ertesi gün sabah erkenden gene günlük problemlerine dönmek kaydıyla... Çekilir gibi değil!

Okul ne için vardır? Öğretmenler ders saatinde ne yaparlar? Çocuklarımız neden ders saatleri içinde öğrenmeleri gereken şeyleri öğrenemiyorlar? Neden anne ve babalarının yardımına muhtaç bırakılıyorlar?

Henüz oyun çağındaki çocuklarımız, okul dönüşü oyunlarını oynayabilmeli, bütün gün kendilerini aşan ağır derslerle yorulmuş küçücük beyinlerini dinlendirmeli, ertesi gün okula mutlu, dinlenmiş olarak gitmeli. Yoğun tempoyla çalışmış, çocukluğunu yaşayamamış çocukların ruh sağlıkları bozuluyor. Âlim kadar bilgilenmiş olsalar da ne kendilerine ne de ilerde ülkelerine yararı olacaktır. Okulda öğrendikleri dersler kadar oyun oynamanın da çocukları geliştirdiği unutulmamalı.

Birileri bir şeyler yapmalı; ilköğretim eğitim sistemi geç kalmadan değiştirilmeli.

-- Eğitimde yabancı dil kalkmalı

Eğitim dilinin mutlaka ana dilde olması gerekliliği bütün eğitimciler tarafından vurgulanmakta, sömürge olmayan tüm ülkelerde de böyle olduğu savunulmaktadır. Bu fikrin öncülüğünü ise "Türk Einstein'ı" diye anılan değerli bilim adamı Oktay Sinanoğlu yapmaktadır.

Savunulan fikir; çocuk ve gençler hangi dilde eğitim görürlerse, o milletin kültürünü benimser ve o millete hayranlık duyar. Böylelikle kendi milletine yabancılaşır, sevmez olur, hattâ aşağılar. Geleceğin aile ana ve babalarını oluşturacak gençlerin bu hale gelmesi ülkeyi sömürgeleştirir hatta köleleştirir.

Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk'ün yaptığı önemli reformlardan biri de yabancı okulları kapatmak oldu.

Lisan öğrenmek isteyen bir kimse, en geç 6 ay içinde istediği lisanı öğrenir. Hiç bir bilimsel konu, ana dilden başka bir dille tam olarak öğrenilemez. Yabancı dilde eğitim almış gençler, bilimsel konularda başarılı olma şansını kaybederler.

Bu düşüncelere hiç önem vermeden, üzerinde biraz olsun düşünmeden çocuklarımızı kolejlere yollayabilmek için çırpınıyoruz. Oysa çocuklarımız eğitimlerini ana dillerinde alsalar, yabancı dil için ayrıca kurslara gitseler çok daha yararlı olacak.

Dünyada sömürge olmayan hiçbir ülkenin yabancı dilde eğitim vermediği ısrarla söylenmekte. Küçük bir araştırmayla bunun gerçek olduğunu görebiliyoruz. Her şeyde Batı'yı taklit eden biz, neden bu konuda onlardan ibret almıyoruz? Şaşılacak bir şey!

Ülke öyle bir hale getirildi ki, yabancı dil bilmeyen iş bile bulamıyor. Yabancı dil derken de sadece İngilizce kastediliyor. Amerikan sömürgesi haline geldiğimizin açık göstergesi.

Atatürk'ün izinde yürümekten başka kurtuluş yolumuz yok. En kısa zamanda yabancı dille eğitim veren okullar kapatılmalı. Yabancı dil dersaneleri açılmalı. Zira Oktay sinanoğlu'nun ifadesine göre, bir ülkede yabancı dille eğitim ana okuluna kadar inerse iki nesil sonra o ülke tarihten siliniyor. Tarihte, dil yüzünden yok olan devlete örnek olarak gösterilen devlet ise 8 ayrı dilin konuşulduğu "Etiler (Hititler)".

Varlığımızı ve egemenliğimizi korumak istiyorsak, koyun sürüsü gibi düşünmeden peşinden koştuğumuz yabancı dille eğitim veren okullara çocuklarımızı göndermeyelim. Lisan öğrenimi için ayrıca kurslara gönderelim.

Bu konuda birileri bir şeyler yapmıyorsa, millet olarak biz uyanalım ve doğruyu bulalım.

-- Yüksekokul eğitimi değişmeli

Yüksekolkullarda verilen eğitim tamamen kitaba dayalı bir eğitim. Daha doğrusu bir öğretim. Okuldan mezun olan talebeler denizden çıkmış balık gibi ortada kalıyorlar. Hayata dair, iş hayatına dair hiçbir şey öğrenmeden; hiçbir iş disiplini öğrenmeden...

İş hayatına girebilirlerse, ne yapacaklarını bilmeden, uzun bir süre ortada yalancı pehlivan gibi dolaşıyorlar. Hem yaptıkları işten memnun olmuyorlar hem de aldıkları ücretten. Hiç kimse onlara öğretmiyor ki, iş hayatında diplomaya maaş bağlanmaz. Diploma sadece belirli bir kariyere sahip olunduğunun belgesidir. Halbuki işyeri onlardan, firmaya kazanç sağlayıcı çalışma bekler.

Bir yüksekokul mezunu için diploma, sadece kapıyı açan bir anahtar görevi görür. İşyerine girdikten sonra onları orada tutan artık diplomaları değil, becerileri ve firmaya yaptıkları katkılardır. Ne var ki okullarda eğitim vermiyoruz; sadece ders öğretiyoruz. Oysa anaokulundan yüksek okula kadar öğretim değil eğitim vermeliyiz. Çocuklarımız okullara emanet. Gereken eğitimi verdiğimizi kim söyleyebilir?

Yüksek okullarda eğitim sisteminde değişiklik yaparak, programa, çeşitli iş yerlerinin desteğini sağlamalıyız. Ayda bir defa değişik iş yerlerinin müdürleri, genel müdürleri, patronları, okullarda seminerler vermeli, iş yerlerinin gelecekte bu talebelerden neler bekleyeceklerini anlatmalı. Her iş yeri böyle bir programa destek verecektir. Çünkü gelecekte bu gençlere ihtiyacı olacaktır. Bu eğitim, standart bir hale getirilerek ülke çapında zorunlu hale getirilmelidir. Yoksa bugünkü gibi staj adı altında çocukların iş yerlerinde boşa vakit harcamasıyla bir yere varılmaz.

Staj denen saçmalık

Bir staj zorunluluğu getirilmiş, âdet yerini bulsun diye yüksek öğrenim gören gençler çeşitli firmalarda sözüm ona staj yapıyorlar, iş öğreniyorlar. Böyle saçmalık olmaz!

Hangi stajyer talebeye baksanız, iş yerinde hiçbir şey öğrenmemiştir. Mümkün değil öğrenemez.

Her iş yerinde, hiç aksamadan yürütülmesi gereken işler vardır. Bu işlerden sorumlu olan elemanlar da... Haftada 2 veya 3 gün bir stajyer işyerine gidecek, eleman işini bu stajyere bırakacak, stajyer de iş öğrenecek! Olacak iş mi bu! Hiçbir görevli, işini, haftada birkaç gün gelen ve iş bilmeyen birine bırakmaz. Peki ne yapar? Stajyere bir sandalye verir; kendini izlemesini söyler. Stajyerin sorularına bile cevap vermeye zamanı yoktur; tahammülü de... Stajyer, boşuna vakit kaybeder. Hiçbir yarar sağlayamaz. Sıkıntıdan patlar, sağda solda aylak aylak gezer. Stajyerin bu aylaklığı işi yapan görevlinin de işine gelir. Staj sonunda sahte bir evrak doldurulur, patron da imzalar. Güya staj yapılmıştır.

Gençlerimize yazık oluyor. Birilerinin mutlaka bir şeyler yapması lazım.

Meslek yüksek okullarına ağırlık verilmeli

Çocuklarımızı üniversitelere göndermek için çırpınıyoruz. Oysa hiç düşünmüyoruz ki üniversiteler akademisyen yetiştirirler. Akademisyenler, konularında ilerleyerek doçent, profesör olurlar. Üniversiteler bunun için kurulmuştur. Çocuklarımızın akademisyen olmalarını istiyorsak elbette üniversiteye göndermeliyiz. Ama iş hayatında bir firmada görev almalarını istiyorsak, onları meslek yüksek okullarına göndermeliyiz. Tabi bulursak...

Ülkemizde, üniversite yerine meslek yüksek okullarına ağırlık vermeliyiz. Aynen Batı'nın yaptığı gibi. Bir Batı hayranlığıdır gidiyor ama o da ezber... Batı'nın ne yaptığını incelemeden... Özellikle sanayide ilerlemiş ülkelerden biri olan Almanya'da yüksek okulların çoğunluğunu Teknik Okulların, Meslek Yüksek Okullarının
oluşturduğunu görürüz.

En kısa sürede ülkeyi Teknik Okul ve Meslek Yüksek Okullarıyla donatmalıyız. Bu konuda velileri de uyararak, çocuklarını böylesi okullara özendirmelerini sağlamalıyız.

Hukuk Sistemi değişmeli

Bugünkü hukuk sistemi halkın ihtiyaçlarına cevap vermemektedir.

Başlıkta adı geçen "Hukuk Sistemi" fazlaca geniş bir konuyu kapsadığından, burada sadece bugünkü "2008 Ekonomik Krizi" göz önüne alınarak iş yerinin icra ve haciz konusuna kısaca değinilmiştir. Oysa, hukuk sistemimizin tümü gözden geçirilmelidir.

Bugünkü uygulamada ne alacaklı alacağını alabilmekte, ne de borçluya ödeme fırsatı verilmektedir.

İş yerinde icra ve haciz konusu:

Bir işyerinin, borçlarını ödeyemez duruma gelmesi halinde icra takibi başlıyor. İcra dairesi marifetiyle alacaklı avukatının ilk yaptığı iş, borçlunun işyerini felç edecek malları haczetmek. Sebep ise, güya borçlu kimsenin parası var da borcunu ödemiyor; işyerini felç etme tehdidiyle ona borcunu ödetmek. Bu usül Batılı Hıristiyan toplumlar için olağan sayılabilir ama Müslüman Türk toplumu bunu kaldırmaz. Bu millete göre değil bu mantık.

Hacze gelen yetkililer ve kişiler, peşin yargıyla, iş sahibine hırsız veya dolandırıcı gözüyle bakmakta, haince davranmaktadırlar. Unutmamak gerekir ki, hırsız veya dolandırıcı olmak için iş yeri açmak kadar anlamsız bir davranış olamaz.

İlk haciz konulan eşya, işyeri bilgisayarları, telefon santralleri... Şayet bu işyeri fabrikaysa, trafosunu haczederek işyerini çalışmaz hale getirmek ilk yapılan hareket. Vahşice bir davranış! Bu işlemler de sakin sakin yapılmıyor. Borçluyu çevreye rezil etmek amaçlı bağırış, çağırış, kavga dövüş ve hakaretle yapılıyor. Gene güya rezil olmaktan korkarak, borçlu, borcunu ödeyecek!..

Hangi medeniyete sığar bu mantık? Hukuk bunlara nasıl izin veriyor? Adalet buysa, kimsenin hukuka saygısı kalmıyor.

İş makinelerinin haczi:

İşyerlerindeki iş makineleri haciz edilememelidir. Zira haciz konusu olan makineler satıldığında hurda demir fiyatına gidecek cinstendir. Bir iş yeri kurulur kurulmaz acze düşmeyeceğine göre çoğunlukla ekonomik ömrünü doldurmuş makinelerdir bunlar. Ancak ve ancak, bulunduğu yerde çalışmaları halinde bir değerdir. Fabrikanın veya atölyenin kapısının dışına çıktığı anda demir yığınıdır.

İşyerindeki makinelerin haczedilmesiyle iş sahibinin artık çalışma şansı kalmayacağı gibi geçim şansı da kaybolur. Makinelerinin haczedilmesi durumunda bu iş sahibi borcunu nasıl ödeyecek, neyle geçinecektir? Borcunu ödeyemedi diye bir iş potansiyelini yok mu etmeli, insanları aç mı bırakmalı, işsahibi ve işçilerini aileleriyle birlikte sefil mi etmelidir? Bunun kime yararı var? İşsahibi ve işçi işini kaybeder, devlet bir vergi kaynağını kaybeder.

"Peki, alacaklının hakkını nasıl koruyacağız?" denilebilir. Onun da cevabı: "Devlet neden vardır?" sorusunu gündeme getirir. Bir işyerinin acze düşerek borcunu ödeyememesi halinde devlet o iş yerine el koymalı, gelir-giderlerini denetim altına almalı, sonra da iş yerinin neden zarara uğradığını teşhis ederek çözüm üretmelidir. Gerekirse denetim altında tuttuğu iş yerine faizsiz kredi vererek canlandırmalı, tekrar vergi alacağı bir gelir kaynağı haline getirmelidir.

Kredi falan vermek asla söz konusu olmamakla birlikte, aslında haciz ve iflasa karşı korumalar iş kanunundaki maddelerde yok değildir. "İflas erteleme", "Kayyum tayin etme" gibi... Ne var ki bu maddelerden medet ummak çoğu iş yeri için mümkün olamamaktadır. Öylesine ağır şartlara bağlanmıştır ki, iş sahibi, korkusundan böyle bir müracaatta bulunamaz. Son derece nadir işleyen bir seçenektir. Zira mahkeme tarafından yapılan inceleme sonucunda verilecek karar kolaylıkla "Hileli iflas" şeklinde olabilir ve firmanın iflasına karar verilebileceği gibi, iş sahibi hiç hak etmediği halde hileyle suçlanıp hapis de yatabilir.

İşyerinin mallarının hacziyle gelir kaynağını kesmenin ne işyeri sahibine ne de devlete yararı olacaktır. Her kapanan işyeri işsizliği tırmandıracak ve devlete vergi kaybına neden olacaktır. İşsiz kalan insanlar da devletin başına dert olacaktır.

Bugün yapılan hacizlerde, iş makineleri işyerinden kaldırılarak yed-i eminlere götürülmekte, işyeri çalışamaz duruma getirilmektedir. Götürülen makineler ne satılabilerek alacaklıya yaramakta, ne de işyerine yaramaktadır. Çürüyüp ziyan olmaktadır.

Unutmamalı ki hacizle kaldırılan her iş makinesi bir işçinin de işini kaybetmesi demektir. İsmet Bozdağ'ın "Atatürk'ün Fikir Sofrası" kitabında Hasan Rıza Soyak, Behçet Kemal Çağlar ve Kasım Gülek'in anılarından yapılan bir alıntıda, Atatürk'ün, iş aracının haczine bakışı net olarak anlatılmıştır. Vergi borcunu ödeyemeyen köylünün bir öküzünün haczedilmesine karşı çıkan Atatürk'ün yaklaşımını hatırlayalım:

"Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul'da geçiyor. Bunun Van'ı var, Bitlis'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor efendiler!.."

Mustafa Kemal Atatürk

Bilgisayarların ve telefon santrallerinin haczi:

Hacizden amaç, alacak bedelini tahsil etmektir. İşyerini zaafa uğratarak tehdit amaçlı haciz insan haklarına aykırıdır. Halbuki bugünkü haciz mantığı, insanların yaşam şartlarını kısıtlamakla tehdit etme amaçlıdır.

İş bilgisayarlarına konulan hacizde, hacze uğrayan işyeri, içindeki bilgileri alma ve sonra da bilgisayarı boşaltma hakkına sahip olmalıdır. Bilgisayarın yalnızca teknik aksamı haczedilmelidir. İçindeki bilgileri haczetme yetkisi kimsede olamaz. Bilgilerin kullanılamaz hale getirilmesi, işyerinin acze uğratılması ne hakka ne hukuka sığar. Şahsi bilgisayarlar için de aynı durum söz konusudur. Şahsi bilgisayarlarda -adı üstünde "Kişisel Bilgisayar"- kişilerin aile bilgileri, aile resimleri, özetle aile mahremiyetleri saklıdır. Nasıl haczedilebilir, anlamak mümkün değil. Bu da insan haklarına aykırıdır; aile ve kişi haklarına saldırıdır. Halbuki bugün yapılan hacizlerde bilgisayarlar hemen sökülüp götürülmekte ve işyeri çalışamaz duruma getirilmektedir. Buna ilaveten bir işyerinin bütün sırlarına el konulmuş olmaktadır. Böyle hukuk anlayışı olamaz.

Telefon santralleri de haczedilememelidir. Konuşma hürriyeti hiçbir şartla kısıtlanamaz. Buna rağmen diğer hacizler gibi telefon santrallerinin hacizleri de, işyerini zaafa uğratma tehdidi olarak yapılmaktadır.

Patentlerin haczi:

Patente haciz koymak insan haklarına da aykırı olsa gerektir. Zira fikire vurulan bir zincirdir. Zihinsel faaliyeti ürkütür ve yeni buluşları engeller. İnsan beynine kilit vurmak gibi bir şeydir bu...

Patent bir fikirdir. Ancak uygulamaya konulup, üretim yapıldığı andan itibaren bir değer kazanır. Üretimi yapılmaksızın, henüz fikir aşamasında olan bir patente haciz konulamamalıdır. Bugün ise fikir aşamasında bir patente de haciz konulmaktadır. Halbuki hukukta, haciz sırasında, haczedilen bir malın değeri haciz tutanağına eksperler tarafından yazılması gereklidir. Patent ise, bilinmeyen, yalnızca buluşu yapan kişi tarafından bilinen ve değer takdiri de yalnızca buluşu yapan kişi tarafından yapılabilmesi mümkün olan bir şeydir. Başkaca kimse bu değeri belirleyemez. Belirleyemeyeceğine göre de haciz konulamaz. Ancak patente sahip bir buluş, üretim haline geçmiş ise, ürün haczedilebilmelidir. Zira ürünlerin maddi olarak değerlendirilebilmesi, değer takdiri yapılması söz konusudur.

Görüldüğü gibi tüm hacizler, alacaklının parasını tahsil etmek için, borçluyu tehdit amaçlı yapılmaktadır. Tehdit ise suç teşkil eder. Alacaklı ancak, haczettiği malı satarak parasını tahsil etme amacı gütmelidir. Maddî manevî tehdit amaçlı haciz hukuka aykırıdır. Ama kimin umrunda!

Hukukçular ne güne duruyor, neden bu hususları gündeme getirmiyor, bunu da anlamak mümkün değil. Hukukçular, barolar da bu konularla ilgilenmeyecekse, bu memlekette haktan hukuktan söz edilebilir mi? Kimse kılını kıpırdatmayacak mı? Bu konulara kimse eğilmeyecek, düşünmeyecek mi? Üniversiteler ne işe yarar? Ezberci hukukçu yetiştirmeye mi? Memlekette hiç düşünen, uğraş veren adam kalmadı mı? Yoksa hukukçular para alamayacakları böylesi işle uğraşmak mı istemiyorlar? Her şey mi para için? Para bu kadar mı put oldu?

-- Televizyon kanunu felç!

2954 no'lu Radyo ve Televizyon Kanunu'nun, Yayın Esasları madde 5, "e" bendine göre "Genel ahlakın gereklerini, milli gelenekleri ve manevi değerleri gözetmek" şartı vardır.

Televizyon programlarında ise "(BBG) Biri Bizi Gözetliyor", "Yemekteyiz", "Yemeğe bizdeyiz" gibi Batı'dan ithal, ahlak yozlaştırıcı programlar, sanki kanunda böyle bir madde yokmuş gibi, umarsızca yayınlanıyor ve buna halktan, basından kimse ses çıkarmadığı gibi hukuk müesseselerinden de tık yok.

Bu programlarda ne mi var? Söyleyelim:

BBG programını hatırlayalım. Her programda bir yarışmacının elenmesi gerekiyor. Ama nasıl? Elenecek kişinin seçimi halk oylamasıyla değil; haftalarca beraber yaşamış, arkadaşlık bağları hatta dostluklar kurmuş, birbirini seven kişiler tarafından elenmek zorunda. Bu kadarla da kalmıyor. Arkadaşını eleyecek kişi, kibarca, istemeyerek, yalnızca elenmesini istediği ismi söylerse yönetici tarafından uyarılıyor: "Gitsin diyeceksin!!!" Yani aşağılamak şart! Oyunun kuralı gereği...

"Yemekteyiz" ve "Yemeğe bizdeyiz" programlarına bakalım. Yarışmacıların her biri belirli bir sıraya göre evinde yemekler hazırlıyor, sofralar kuruyor, emekler veriyor. Diğer yarışmacılar misafir olarak onun evine geliyor. Büyük emekler verilerek hazırlanmış yemekleri, misafir edildikleri evde, misafir oldukları sofrada, önlerine konulan yemekleri ağır dillerle eleştiriyorlar; hattâ alay ediyorlar. Ne kadar terbiyesizlik yaparlarsa, birbirlerini ne kadar aşağılarlarsa program o kadar reyting yapıyor. Küstahlık, terbiyesizlik arttıkça başarı oranı artıyor.

Şimdi soruyorum: Bu durum "Genel ahlakın gereklerini, milli gelenekleri ve manevi değerleri gözetmek" mi oluyor ki hiçbir yasak gelmiyor? Amaç nedir? Bu programlarla para kazanmak uğruna ne yapılmak isteniyor? Hukuk devletiysek, bu hukuk nerede?

Unutmamak gerekir ki bu programları genç nesil, çoluk çocuk seyrediyor. Hepsinin ahlakını bozmak, yeni yetişen nesli dejenere etmek değil midir bu? Kimse ses çıkarmayacak mı? Gerçekten bizim milli geleneklerimiz bu kadar değişti de bizim mi haberimiz yok? Yoksa bu programları anlayışla karşılamayan bizler gericiyiz de, bu programları yapanlar mı ilerici?

Batı kültürünün tüm ahlaksızlıkları toplumumuza, benzeri televizyon programlarıyla enjekte ediliyor. Batı kültürü, Batı medeniyeti dedikleri işte bunun gibi ahlaksızlıklar. Avrupa Birliği'ne girmeden Batının ahlaksızlığına uyum sağlamamız lazım ya!.. Uyum yasalarıyla beraber bu programlarla halk Batı tarafından asimile ediliyor. Ahlak bozuluyor, gençlik elden gidiyor. AMA KİMSEDEN TIK YOK!.. İnanılır gibi değil!

Bir kısım seyircinin kanaati, yarışmacıların senaryo gereği böyle davrandıkları, rol yaptıkları... Varsayalım senaryo... Diyelim ki hukuk felç!.. Yarışmacılara soruyorum: Bu kadar mı açsınız, üç kuruşa satıldınız? İster gerçek, ister senaryo... Sofraya hakaret, nimete küfür, emeğe saygısızlık, topluma kötü örnek... Nasıl kabul ediyorsunuz böyle teklifleri?

Batı misyonerlerinin faaliyeti olduğunu görmüyor mu milletim? Halkın, basının tamamı mı uykuda? Afyon mu yutturuldu bize, efsun mu yapıdı yoksa? Nasıl bu hale geldik? Ne halktan, ne yazılı basından ne de görsel basından en ufak bir tepki var... 70 milyon insanımız uyuyor mu? Yasaları kim işletecek? Radyo ve Televizyon Yasası süs olsun diye mi yapıldı? Nerede savcılık, nerede hukukçularımız?

Böyle bir nesil mi yetiştirmişti atalarımız? Böyle bir gençlik yetiştirmemizi mi söylemişti Atatürk? Bu mu "Muasır medeniyet seviyesi"?

Ey Atatürkçüler! NEREDESİNİZ?.. Rozet Atatürkçüleri!.. Atatürkle aldatmayın bizi...

Bu millet hem Allah'la aldatılıyor hem de Atatürkçülükle... Kim uyandıracak bu milleti? Kim tutacak bu milletin elinden?

Seçim Sistemi değişmeli

Böyle seçim sistemi olmaz. Nasıl olur, onu bilmem ama böyle olmaz.

Daha İsmet İnönü devrinde "Limancı Hamdi" lâkabıyla anılan Ahmet Hamdi Başar;

"Körkütük cahil, köyünün hududu dışında dünya mevcut olduğunu da bilmeyen, yüzü örtülü köylü ihtiyar kadınla bir mütefekkirin, bir Ordinaryüs Profesörün aynı kıymet taşıyan reyleriyle bir adamın iş başına geçerek ve aklının kestiğini yaparak "ben milletten rey aldım, onun namına bu işi yapıyorum" derse; buna demokrasi, halk hakimiyeti denemez. Böyle şey olmaz!"

diyerek seçim sisteminin daha o zamanki halini ağır bir dille eleştirmiştir. Bugün ise durum çok daha vahimdir. Bu duruma bilim adamları bir çözüm bulmalı.

Milletvekili olabilmek için önemli ölçüde para bağlamak, masraf yapmak gerekiyor. Bu da gösteriyor ki, parası olmayan milletvekili olamaz. Milletvekili olmak için ön şart para mı olmalı yoksa akıl, bilgi ve özveri mi olmalı?

Bir siyasi parti iktidar olduktan sonra dilediği her uygunsuz davranışı sergileyebiliyor, ne iktidardayken ne de iktidardan düştüğü zaman hesap sorulamıyor veya sorulmuyor. Zira hesap sormaya kalkacak muhalefet, ilerde kendisine de hesap sorulur endişesiyle yapmıyor bunu. Her iktidar, ilerde hesap vermeyeceğinden o kadar emin ki...

Yeni kurulan bir parti, parası yeterli olmadığı için seçim propagandası yapamıyor, veya çok zayıf yapabiliyor. Halk, bu yeni kuruluşu tam olarak tanıyamıyor. Dolayısıyla yeni kurulan bir partinin yıllarca iktidar, hatta muhalefet olabilmesi söz konusu değil. Parayı veren düdüğü çalıyor, bunun adına da demokrasi deniyor, cumhuriyet yani halk idaresi deniyor. Halk nerede?

Yakın zamana kadar bütün partiler, radyo ve televizyonlarda eşit sürelerde konuşma yapıp parti programlarını, iktidara gelmeleri halinde neler yapacaklarını halka anlatıyorlardı. Artık bu da yapılmıyor. Bu yayınlar, seçim öncesi, tüm partiler için ücretsiz olarak en az bir kanalda yayınlanmalı, halk bilinçlenmeli değil mi?

Milletvekili maaşlarına gelince... Meclis toplanıyor, maaşlarına zam konusunu gündeme getiriyor, zam ittifakla kabul ediliyor. Kendi maaşını kendin takdir et! Ne âlâ!.. Diğer ülkelerde vekil maaşları nasıl belirleniyor bilemem ama dünyada hiçbir kurum yoktur ki, çalışanlar kendi maaşlarını kendileri belirlesin. Bunun, halk tarafından bir türlü denetlenmesi gerek değil mi?

Milletvekili sayısı değişmeli

1995 seçimlerine kadar il sayısı 67, millet vekili sayısı 450 idi. Yani millet, mecliste 450 kişiyle temsil ediliyordu. 1995 seçimlerinde ise il sayısı 79'a ve milletvekili sayısı da 550 kişiye çıktı. Yani 1995'ten bu yana millet, mecliste 550 kişiyle temsil ediliyor.

Seçim mantığına ve tekniğine halkın aklı ermez, ermesi de gerekmiyor. Halkın bakış açısı, yapılan işten alınan sonuçlardır. Bu sonuçlar kendisi için faydalı olmuş mudur, olmamış mıdır? Önemli olan da zaten budur. Diğer teknik konular, uzmanların işidir.

Bu bakış açısıyla bir değerlendirme yaptığımızda sorulacak soru şudur:

Meclisteki vekil sayısı 450'den 550 kişiye çıkınca memleket daha mı iyi idare edilmiştir?

İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır. 450 milletvekili gerçekten milleti temsil etmiş miydi? Etmişti derseniz buna kimseyi inandıramazsınız. Ekonomik krizleri, sosyal krizleri, ihtilalleri nasıl açıklarsınız sonra?

1995 sonrası için de aynı soruyu soralım: 550 millet vekili milleti temsil etmekte midir? Etmektedir derseniz, buna da kimseyi inandıramazsınız. Gene ekonomik ve sosyal krizler ve gene ihtilaller varsa...

İşsizlik azalmış mıdır? Halkın yaşam standardı yükselmiş, geçim derdi kalkmış mıdır? Hırsızlıklar, cinayetler, intiharlar azalmış mıdır?

Özetle memleket daha iyi idare edilebilmiş midir?

Şu halde milletvekilinin sayısının artması ne gibi fayda getirmiştir? Fayda getirdiğini kimse söyleyemez, söylese de gene kimseyi inandıramaz.

Bir rivayete göre, bir halk meclisinde Atatürk, bilim adamlarına elektriğin ne olduğunu sormuş, çeşitli bilimsel cevaplar almış, hiçbirini beğenmemiş. Bir köylünün verdiği "Ne idüğü ettüğünden bellidür" cevabına ise "Evet! Şimdi oldu. İşte tam cevap budur!" demiş. Rivayetin doğruluğu tartışılabilir; ancak bilimsel cevap gerçekten de budur. Bilimsel deneylerde, yapılan her farklılığın sonucu incelenir ve yapılan değişikliğin fayda/zarar kararı bu sonuçlara göre verilir.

Başka bir açıdan bakarsak, Ziya Paşa'nın meşhur beyti gelir aklımıza:

Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.
Özetle milletvekili sayısı 450'den 550'ye çıkınca halkın ne yararı olmuştur?

Eser ortadadır.

Yapılması gereken, derhal milletvekili sayısını makul seviyelere indirip, halkın sırtından önemli bir yükü kaldırmaktır. Hiçbir yönetimin iyileştirilmesi nicelikle sağlanamaz; nitelik gerektirir.

Hiç kimsenin, nitelikli 150 milletvekilinin memleketi çok daha iyi idare edeceğinden şüphesi yoktur.

Vergi Sistemi değişmeli

Vergi konusuna iki yönden bakmak gerek. İşçinin ödediği vergi ve işverenin ödediği vergi. İkisi birbiriyle karşılaştırıldığında çifte standart uygulandığı hemen göze çarpar.

İşverenin kâr üzerinden vergilendirildiği; buna karşın işçi ve memurun gelir üzerinden vergilendirildiği görülür.

Normal olarak, işçi ve memurun, işverenden çok daha az geliri olduğu düşünülecek olursa, haksızlığın boyutunun ne kadar büyük olduğu da ortaya çıkar. Her ne hikmetse bu adaletsizliği kimse dile getirmemekte, hiçbir yetkili konuya eğilmemektedir.

İşçinin ödediği vergi:

İster esnaf, ister gerçek kişiye ait olsun, bir işyerinin vergilendirilmesi, masraflar çıktıktan sonraki kâr üzerinden yapılırken; gene gerçek kişi olan bir işçi veya memurun, geçim giderleri ve masrafları hesaba katılmadan veya komik sayılacak kadar bir rakam kadar hesaba katılarak, gelirlerinin tümü üzerinden vergilendirilmektedir.

Bir de vergi dilimleri konusu var. İşçi veya memurun aldığı maaşın toplam tutarı yıl sonuna doğru arttığı için vergi dilimi de yükselmekte, yıl sonuna doğru net gelirleri giderek düşmektedir. Oysa yıl sonuna doğru enflasyon artmaktadır. Ters orantılı bu vergi mantığı zulüm gibi bir şeydir. İşçinin kayıt dışı çalışması bu şartlarda daha avantajlı olmakta, işçi de işveren de bu yola itilmektedir. Zira kayıt dışı ödemelerde vergi ve vergi dilimi söz konusu olmadığından, çalışan, her ay sabit maaş alabilmektedir.

Zaten zor geçinen, hatta çoğunlukla geçinemeyen memur veya işçinin böylesine bir vergi sonrası, hayatını idame ettirebilmesi mucizedir. Oysa yapılması gereken, gerçekçi bir geçim standardının üzerinde gelir elde edebilen memur ve işçiden, geçimi için yapacağı harcamadan sonraki kalan kısım üzerinden vergilendirilmesi en adil şarttır. Geçimi için zorunlu olan harcama miktarı vergilendirilmemelidir.

İşverenin ödediği vergi:

Gerek Kurumlar Vergisi, gerek Gelir Vergisi, gerekse gerçek kişilerin vergi mantığında önemli değişiklikler yapmak gerek. Aksi halde vergi kaçakçılığı devam edecek; devlet kovalayacak, iş sahipleri kaçacak, bir kaçmaca-kovalamaca devam edecek. Aynen bugün olduğu gibi.

Her şeyden önce vatandaş, devlete saygı duymalı. Vergi konusunda bu saygı ne yazık ki kayboldu.

Kurumlar Vergisi'nde bir iş yeri gelirinin belirli bir yüzdesini vergi olarak ödedikten sonra, kâr dağılımı yaparsa, ortaklar da ayrıca gelir vergisine tâbi oluyor. Sanki şirket, ortakların değilmiş gibi. Vergi üstüne vergi alınıyor.

Emlak vergisi:

Emlak Vergisi de ayrı bir ucube! Emlak, duran bir varlık. Neden vergiye tabi olduğu bilinmez.

Vergi mantığında, devletin, işyerinin gelirine ortaklığı söz konusudur. Elde edilen gelirin sağladığı kârdan vergi alınır ama gelir getirmeyen bir mülkün vergisi mi olur? Bizde olur. Diyorlar ki Batı ülkelerinde de böyleymiş. Peki orada sosyal düzen de böyle miymiş?

Ailesinden kalmış bir mülkten başka geliri olmayan kişi, mülkün Emlak Vergisi'ni nasıl ödeyecek? Evini satacak, alım-satım vergisi ödeyecek, geriye kalan paradan Emlak Vergisi borcunu ödeyecek... Sonra nasıl yaşayacak? Nasıl yaşarsa yaşasın!. Evini ocağını satıp, gelir getirmeyen evin vergisini devlete ödesin de, isterse sürünsün! Kölelik mi geri geldi ne? Devlete vergi öde, öde bitmiyor. Vatandaş bir türlü devleti doyuramıyor.

Limited veya anonim şirket ortağı bir vatandaş, şirket kazancından Kurumlar Vergisi ödüyor. Kâr dağılımı yaparak, kârdan payını alır almaz ayrıca gelir vergisi ödüyor. Geriye kalan parayla ev alırken alım-satım vergisi ödüyor. Sonra her yıl emlak vergisi ödüyor. Bu evi kiraya verdiğinde hem Emlak Vergisi ödüyor, hem de Gelir Vergisi ödüyor. Hayatı vergi ödemekle geçen bu vatandaş öldüğünde, ev çocuklarına kalırsa, çocukları "Veraset ve İntikal Vergisi" ödüyor. Öyle ya, ölmeseydi adam! Madem öldü, çocukları vergi ödesin bakalım. Mezar alsınlar önce, ve tapu harcı ödesinler, mezarın da Emlak Vergisi'ni ödeyip, kefen parasını da ödesinler.

Tabi vergiyi ödeyecek parası olmayan çocuk, miras kalan evi satarak tekrar alım-satım vergisi ödedikten sonra veraset vergisini ödeyebiliyor. Sonra ne yapacak? İsterse sürünsün. Vergisini ödesin de... Müracaat edip sığınacağı tek kapı yok. Başka geliri yoksa, iş de bulamazsa sokakta dilencilik yapsın, sokakta yatıp kalksın efendim!.. Sosyal adalet ve sosyal devlet düzeni dediğin böyle olur(!)

Babadan kalma arazisi olan, bir memur vatandaş düşünün. Bu vatandaş, hayatı boyunca arazi vergisi ödüyor. Arazinin önünden yol geçerse vergisi artıyor. Günün birinde emekli oluyor. Emekli maaşından başka geliri yok. Şayet arazisi üzerine kat karşılığı bir bina yaptıramamışsa yandı. Zira emekli maaşıyla hem geçinecek hem de Arazi Vergisi ödeyecek. Arazisini satılığa çıkardığını fakat satamadığını düşünün. Bu vatandaş neyle vergi ödeyecek? Ödeyemezse ne olacak?

İş bu kadarla kalmıyor. Günün birinde, arazisi, Belediye tarafından "Yeşil alan" ilan ediliyor. Artık satsa da para etmiyor; zira oraya inşaat falan yapılamıyor artık. Dolayısıyla satamıyor. Kim alır ki yeşil alanı? Vatandaş ne yapacak? Arazi Vergisi'ni ödemeye devam edecek. Nasıl? Hangi parayla? Birine hibe etse kim alacak? Neden alsınlar ki? Kaldı ki hibe edecek birini bulsa bile -ki imkânsız- bu sefer de Hibe Vergisi ödemesi gerek. Satamayacağı için emekli parasıyla -şayet emekli parası yeterse- vergi ödeyip aç oturacak. Öldüğünde de çocukları bu arazi için Veraset Vergisi ödeyip, her yıl da Arazi Vergisi ödemeye devam edecekler. Hem de birkaç yılda bir artan Emlak Vergisi. Bir de bu arazinin önünden yol geçerse, arazi değerlendiği için vergi artacak. Atsa atamaz; satsa satamaz; kullansa kullanamaz. Artık adam kelepçeli mahkûm.

Ne adil(!) vergi sistemi değil mi? Ölümden de vergi alıyor devlet. Devlet vatandaş için değil de, vatandaş devlet için var. Hem ölüsü hem dirisi vergi ödüyor. İş bu hale gelmiş. Bunun adı demokrasi(!) Cumhuriyet idaresi(!) Herkes devletin kölesi olmuş. Vatandaş, doğduğu andan itibaren ilk görevi devleti beslemek, devlet için yaşamak...

Ben böyle vergi düzenini anlayamıyorum, anlamak da istemiyorum. Atatürk, ülkenin böyle mi yönetilmesini istemişti acaba?

Böyle olmaz!

-- KDV, ÖTV kaldırılmalı

1927 yılından itibaren "Muamele Vergisi" adı altında bir vergi uygulaması vardı. Her türlü giderden alınan bir vergi çeşidiydi. Ürünlerin fiyatlarını yükseltmesi sebebiyle halkın alım gücünü azaltıyor ve bu nedenle bütün üreticileri rahatsız ediyordu. 1948 İktisat Kongresi'nde bu konu ele alınmış ve sanayiyi engellediği vurgulanarak şiddetle eleştirilmişti.

Bugün ise harcamalardan alınan vergiler anormal ağırlaştırılmış, devlet eliyle pahalılık yaratılmıştır. Bir ürünün satış fiyatı üzerinden alınan %18'lik KDV, bir o kadar pahalılık demektir. Alım gücü dibe vurmuş bir toplumdan böyle bir vergi alınamaz.

Hem ne iştir bu? Kazanırken vergi ver, elinde tutarken vergi ver, harcarken vergi ver... Halkın canına yetti! İnsanlar vergi vermekten yaşayamaz halde. Elbette varlığını koruyabilmek için kaçamak yollar aramakta. Ancak o zaman da yalnız vergi kaçırmakla kalmıyor, ahlakı da bozuluyor.

1980'li yıllarda "İşletme Vergisi" adı altında alınmaya başlayan bu vergi %1 ila %3 seviyelerindeydi. Ne oldu da adı değiştirilip %18'lere çıktı? Devletin her alandaki tutumu böyle. Önce küçükten başlayan yeni tip vergiler, halka güya çaktırmadan zamanla yükseltilmekte, aşırılığa kaçılmaktadır.

Bir de bu kocaman KDV'nin üstüne "Özel Tüketim Vergisi" ilave edildi. Her nedense KDV özel tüketim vergisi olarak kabul edilmiyordu. Nasıl oluyorsa?.. Harcama sırasında alınan vergi olmasına rağmen... Vergi üstüne vergi. Kazanırken vergi, satın alırken vergi, tüketirken vergi... vergi üstüne vergi. Vergi değil, soygundur bu. Kanuni bir soygun. Yazıktır, günahtır bu millete.

ÖTV'ye; 1950'den beri uygulanan "İstihsal vergisi"nin aynıdır diyorlar. KDV ise sunturlusu... 1940'lı yıllardan beri uygulanan "Muamele Vergisi" de aynı kapsamda idi. ÖTV ise 1.8.2002'den itibaren yürürlüğe girdi. AB mevzuatına uyum sağlamak için.

Bir mal üretildiğinde %20 ÖTV ile mal değeri yükseltiliyor ve bu yüksek değerden %18 KDV alınıyor. Yani vergi konularak yükseltilmiş rakamın vergilendirilmesi yapılıyor. Verginin vergisi. Üretilmiş oln mal satışa sunulduğunda fiyatı %41 artmış oluyor. İNANILIR GİBİ DEĞİL!

Vergi, kazançtan alınmalıdır. Getirisi olmayan şeyden vergi almak, harcamalardan vergi almak adalet anlayışına aykırıdır.

Ayrıca devlet, milletin ortağı ise; kârına da, zararına da ortak olmalıdır. Bütün risk halka yüklenerek sadece almak, durmadan almak, giderinden de kat kat almak adil mi?

Asgari ücret kaldırılmalı

Asgari ücret belirlemesi işçi haklarını korumak için yapılmışsa, gerçekten işçi haklarını koruyor mu, yoksa zarar mı veriyor, yeniden gözden geçirmek lazım.

İşsizliğin had safhalara ulaştığı günümüzde asgari ücretin altında çalışmaya razı olacak milyonlarca kişi var; birçok da işçi arayan firma var. Ancak asgari ücret söz konusu olduğunda ne işyeri eleman alabiliyor, ne de işçi iş bulabiliyor. Zira asgari ücretle çalışan bir işçinin işyerine maliyeti, işçinin aldığı net tutarın yaklaşık iki katı.

Özetle; işveren işçi için 809 TL ödüyor, işçinin eline geçen ise 477 TL. Bu parayla işçi geçinemediği için patronunu az para vermekle suçluyor, patron da sıradan temizlik işi için 800 TL ödemek zorunda olduğu için şikayetçi. Ne işçi memnun, ne de işveren.

İşveren, işçinin eline bu 809 TL'yi verse; işçi de SSK'ya ve vergi dairesine ödemeyi kendi yapsa, işçi işvereni değil de kanunları suçlayacak. Bu kadar kesinti olur mu diye...

Kabaca bir hesapla durumu incelemekte yarar var.

İşyerinin, sıradan bir kat temizlikçisi için ödediği net tutar kadar vergi ve SSK primi ödemesi gerekiyor. Yani, asgari ücretle çalışan bir işçi, net 477 TL aldığında, işverenden 809 TL çıkıyor. Bunun 243 TL'si SSK pirimi, gerisi vergi. 243 TL SSK piriminin de 100 TL'si işçiden, 143 TL'si işverenden alınıyor.

Bordroda görünen brüt değerde işveren SSK payı görünmüyor. Brütün %19,5'i olarak hesaplanarak brüt değerin üzerine ilave ediliyor. Yani brütün brütü. İşçi bunun farkında değil.

Oysa sokaklarda kâğıt mendil satarak geçinmek için uğraşan, ayda 400 TL'ye çoktan razı binlerce insan var ama iş bulamıyorlar; zira işveren, basit ve sıradan bir iş için 800 TL'lik ödemeyi yüksek buluyor.

Hesaba başka bir yönden bakacak olursak; devlet özetle diyor ki: "İşçiye ödediğin kadar bana da öde..." Bu şartlarda işsizlik artacak elbet.

Birilerinin bu işe bir çözüm bulması gerek. Asgari ücret kaldırılmalı derim. Madem serbest piyasa ekonomisi var; verilen ücret de serbest olsun. İşverenin vereceği ücrete razı olan çalışsın, olmayan çalışmasın. İnanıyorum ki, işsizlik büyük ölçüde azalır.

SSK pirimi %34. Bu çok büyük bir rakam. Buna rağmen SSK zarar ediyor. Bu işte bir yanlışlık var. Böylesi bir ödemeyle zarar söz konusu olamamalı. Hattâ SSK kâr bile etmeli ama olmuyor. Bir yerlerde bir hata var.

Asgari ücret uygulanmazsa, SSK nasıl varlığını koruyacak?

Verilen her ücretin bordro brüt değerinin 1/3'i değil de, 1/4'i kadar kesinti yapılsa, SSK bünyesindeki kaçaklar engellendiğinde, SSK için yeterli olur. Yani işveren 533 TL ödese, bunun 1/4'i SSK pirimi olarak kesilse, işçinin eline 400 net geçer. Tabii devlet vergi almazsa. Zaten almasın. Geçinilemeyecek kadar küçük bir paradan bile devletin vergi alması yakışmıyor.

Böyle bir uygulamada, işçi 400 TL alır; işveren de SSK'ya 133 TL verir. Bu, işçinin de, işverenin de razı olabileceği bir şarttır.

300 net ile çalışmaya razı olan bir işçinin ise, işverene maliyeti 400 TL olur. Bu da işverenin rahatlıkla kabul edeceği bir değerdir. Bunun yanı sıra, iş bulacak işçi sayısının artışı, SSK'lı sayısını artıracağından SSK geliri de yükselecektir. İşte, herkesin kârlı çıkacağı bir şart.

İşte bu sebeple asgari ücret kaldırılsın derim. İşçi hakları çok daha iyi korunmuş olacağı gibi işsizlik de azalacaktır.
------------------------------

Dış bağlantılar:

* Sami USLU (Zaman Gazetesi, 28.11.2008)

Sendikaların amaçları değişmeli.

İşçi ve işveren sendikaları birleşmeli.

Başlık, hemen tepki uyandıracaktır. "Birleşirlerse ne yapacaklar, işçi haklarını kim savunacak?" diye...

İşçi haklarını savunmaya neden ihtiyaç var ki? İşveren sendikası neden işçiyi karşısına alır? Bu kutuplaşma neden? İşveren ve işçi birbirine düşman mı?

Bu kavram; vahşi, çıkarcı, maneviyattan yoksun, yozlaşmış Hıristiyan, barbar Batı'nın icadıdır. Türk-İslam kültüründe haset, hırs yoktur. Ancak Batı kültürünün aşılamasıyla, daha "savunma" kelimesiyle bile çatışma imajı verilmektedir.

Kapitalizmin barbarlığı ne yazık ki yıllar boyu hatalı bir şekilde işlenerek Türk insanına aktarılmış, karşı tepki olarak da sosyalit/komünist görüş harekete geçmiştir. Bu konuda en büyük etken, ne yazık ki, 1940'lı yıllardan itibaren Türk sineması olmuştur. Sanki fabrikatör kapitalistmiş gibi. Oysa fabrikalar yoksa işçi nerede çalışacak? Atatürk neden özel teşebbüsü desteklemişti? Yoksa Atatürk de mi kapitalistti?

Zengin fabrikatör kızı, babasının fabrikasındaki fakir işçiye aşık olur. Kızın fabrikatör onursuz babası, ilişkiyi engellemek için fakir ama onurlu işçiye, kızını bırakması için para teklif eder. Onurlu fakir işçi, onursuz fabrikatörün suratına paraları fırlatır. Bir alkış kopar sinemada.

Televizyonun çıkmasıyla bu senaryo değişik versiyonlarıyla yıllarca halka gösterildi; fabrikatör hırsız ve onursuz, işçi fakir ama onurlu olarak tanıtıldı halka. Başka konu yokmuş gibi sadece bu konu işlendi; uzun yıllar beyinler yıkandı. Bu etki, nesiller boyu hâlâ devam etmektedir. Artık fabrikalar ayakta duramıyor. Fabrikatör diye bir şey kalmayacak yakında. Bu sebeple açlık ve işsizlik diz boyu. Başardılar nihayet(!). Mutlu olsunlar şimdi; amaçlarına ulaştılar sonunda(!).

Halk, kapitalizm hakkında yanlış bilgilendirilerek, işçi-işveren düşmanlığının tohumları ekilmiştir. Sendikalar, işçi-işveren çatışması var kabul ederek kurulmuşlardır. Halbuki bu çatışma sadece kapitalist, maneviyattan yoksun, Hıristiyan Batı'nın felsefesidir. Türk insanı yardım severdir, zayıfın yanındadır. Türk insanı için sendikaya gerek yoktur. Hele ki henüz sanayileşmekte hattâ bir türlü sanayileşemeyen ülkemizde... Sendikalaşma "Demokratikleşme" adı altında yutturulmuştur millete.

Türk insanında işçi-işveren çatışması olmazdı; şayet bu kötü tohum toplumumuza ekilmeseydi. Bugünkü rekabet koşullarında fabrikalar zaten ürünlerini yok pahasına satıyorlar. O da satabilirlerse. Cebinde parası olan bir kimse artık fabrika kurup işçinin sendikasıyla boğuşmayı göze alacağına, tüm varlığını riske edeceğine, 3-5 okumuş memurla ticaret yapma yoluna gidiyor. Aldığı fiyat belli, sattığı fiyat belli. Ne sendika var, ne muhatap olacağı yığınla okumamış işçi kütlesi. Kazanırsa devam ediyor, kazanamazsa kapatıyor işini; hiç başı ağrımıyor. Bugün "işsizim" diye sızlanan işçi, yarın işverenin başına "az ücret alıyorum" diye sendikayla dikilecek; bunu biliyor. Toplu işçi çıkarmak da yasak zaten. Kim kocaman sermayeler koyar, makineler alır, malını mülkünü risk altına sokar, üretmekle uğraşır, fabrika kurar ki?

Unutmamak lazım ki, üretmeyen bir millet, sadece tüketerek, başka milletlere yem olur, uşak olur.

"Avrupa" diye diye bir hal oluyoruz. Sendikalaşma konusunda da Avrupa'yı kopya ediyoruz. Avrupa'da sendika olduğu için bizde de sendika var. Peki, biz Avrupa halkı gibi menfaatçi ve barbar mıyız? Avrupa kadar sanayileştik mi? İşsiz insanların menfaatini kim koruyacak; onlar korunmaya layık değil mi? Benzeri sorular cevapsız kalarak daha sayfalarca devam edebilir.

Önce düşünmesini öğrenip bilinçli bir toplum haline gelmemiz gerek. Yapımıza uymayan kapitalizm, sosyalizm, faşizm gibi doktrinlerin etkisinden kurtularak... Sevgi ve saygıya dayalı bir toplum olarak... Bu, hayal değil. Bir zamanlar öyle değil miydik zaten? Ne oldu bize?

Atatürk bize "Biz hiçbir doktrinin peşinden gitmeyeceğiz. Kendi özümüze döneceğiz." dememiş miydi?

Sendikalaşmaya son verip, zorlayıcı metotları kaldırmak; sermayedarı teşvik edip güvence vererek fabrika, dolayısıyla üretim yatırımına yönlendirmekten başka çıkar yol yok. Üreticiyi teşvik etmek için ne gerekirse yapmak gerek.

Sendikalara başka bir isim vererek, misyonlarını değiştirerek, "HALK SENDİKASI" oluşturmalı.

Fabrika sahipleri ile işçi ve memurun; esnaf ve sanatkârın, özetle tüm halkın kol kola gireceği, birlikte devlet çarkını denetleyen, eleştiren büyük bir sivil toplum örgütü haline getirerek yararlanmak daha demokratik değil mi? Milleti daha bütünleştirici, daha halkçı, daha medeni bir davranış olmaz mı? Batı'yı maymun gibi taklit etmek yerine...

Atatürk bir toplantıda, Amerikalı bir gazetecinin "Ne zaman Amerikalılaşacaksınız?" sorusuna öfkelenerek verdiği cevapta; "Türkiye ne Amerikalılaşacaktır ne de Batılılaşacaktır. Türkiye kendi özüne dönecektir. Türkiye maymun olmayacaktır!" dememiş miydi?

Kurtuluşumuz, cephelere bölünmekte değil; bütünleşmekte, birlik olmakta. Toplumumuzu "Demokratikleşme" adı altında bölmeye çalışan Batı'ya karşı dimdik ayakta durmakta... Türk olarak kendi özümüze dönmekte...

Kirlenmiş siyasete karşı cephe:

Sendikalar, işçi-işveren, kendi aralarında çatışacakları yerde, kirlenmiş siyasete karşı cephe oluşturmalı. Günümüzdeki işsizlik sorunu, yoksulluk, açlık, ne işçiden ne de işverenden kaynaklanıyor. Bunun için bugün, sendikalar, işçi-işveren zaten birleşerek siyasilere karşı cephe almış durumdalar. Ama çok geç. Bugün alınacak önlemler sonuç verene kadar -o da sonuç verirse- insanlar işsizlikten, açlıktan ve sefaletten tükenmiş olacaklar.

Sendikalar statü ve hedef değiştirerek, devlet çarkının işleyişini denetlemeliler. İşçisiyle, esnafıyla, sanatkârıyla, çiftçisiyle, işvereniyle...

Sendikalar, "Halk Sendikası" olmalı.

"Bu; muhalefetin görevi" diye baktığımız için yanılıyoruz. Muhalefet bu görevini yerine getiremiyor; getiremez de; hiçbir zaman getirmeyecek/getiremeyecek de... Çünkü siyaset çok kirlendi. Bunu artık toplumun her kesimi görüyor. Yıllardır hep muhalefetten bir şeyler bekledi halk. Hemen hemen her ideolojiden parti iktidar oldu. Ne değişti? Hiçbir şey. Değişmez; değişemez. Zira her muhalefet, yarın iktidar ololacağı düşüncesiyle, muhalefetini hesaplı yapıyor.

Örnek mi? Yaşayıp görüyoruz; "Dokunulmazlık" konusu... Göstermelik birkaç laf ebeliğinin dışında ne iktidardan ne muhalefetten ses çıkıyor. Sebep basit; dokunulmazlık kaldırılırsa yarın muhalefetin kadrosu da hesap verecek.

Hangi muhalefet iktidar hesap sordu? Hiçbiri... Bundan böyle hesap sorulacağı da yok. Kimsenin işine gelmez... Ne muhalefetin ne de iktidarın. Her yapanın, yaptığı, yanına kâr kalıyor; kâr kalacak. Nereye kadar?

İşte bütün bu kirlilikler üzerinde baskı kuracak olan, hesap soracak olan halktır. Halkın demokratik yollardan böylesine hesap sorabilmesi için; gerçek bir demokrasinin kurulabilmesi için, tüm sendikalar birleşerek "Halk sendikası" oluşturmalıdır.

Sendikalar değişmelidir.

Güçlü sivil toplum örgütü ancak böyle kurulur.

Kimse "Dünyada bunun örneği var mı?" demesin. Mutlaka bir örneğin peşinden mi gitmeliyiz? Biz, Türk milleti olarak, dünyaya örnek olmaktan bu kadar mı vazgeçtik? Bu kadar mı zavallı olduk? İlla bir örnek mi gerek? Yakın geçmişte dünyaya biz örnek değil miydik?

Dünyanın ilk "Tüketiciyi Koruma Kanunu"nu, ilk "Hayvanları koruma Kanunu"nu 500 yıl evvel "İhtisâb Kanunnâmeleri" adı altında biz çıkarmadık mı?

Batı'nın; profesörlükten, doktora tezlerinden haberi bile yokken, "Ahilik" esaslarıyla, doçentlik, profesörlük tezi örneğini, Selçuklu döneminde, kalfalıktan ustalığa geçiş için yapılan "Peştemal Kuşanma Törenleri" ile biz getirmedik mi? O zamanlarda örnek mi arıyorduk? Dünya bizi örnek alarak bir yerlere gelmedi mi?

Artık dünyaya gene biz örnek olalım. Kendi özümüze dönelim. Mustafa Kemal'in izinde giderek... Rozet Atatürkçülüğüyle değil...

BORSA denen KUMARHANE

Borsa dedikleri bilimsel bir kumarhanedir. Piyasa falan hiç değildir. Bugün bütün televizyon kanallarında borsa için "piyasalar" tabiri kullanılmakta, halkın beyni yıkanmak istenmektedir. Nasıl piyasaymış bu?

Bir firmanın hisse senedini alıyorsunuz; bir bakıyorsunuz ertesi gün hisse senedi değer kaybetmiş. Firma bir günde ne yapmış da değeri düşmüştür? Veya bunun tersi... Cuma akşamı satın aldığınız hisse senedi, tatil günlerinde firma ne yapmış da Pazartesi'ye değeri düşmüş veya yükselmiş. Böyle değer olur mu? Bir firmanın gerçek değeri böyle belirlenebilir mi? Ne piyasasıymış bu? Resmen kumar!

Büyük sermayedar veya uyanık birileri yüksek miktarda senedi "sattım" diyor, borsa değeri düşüyor; hemen akabinde borsadan yüksek miktarda senet "aldım" diyor; borsa yükseliyor. Ortada alınan satılan hiçbir şey de yokken... Bu sefer, senedi gerçekten sattığında aradaki farkı götürüyor. Bunun adı piyasa... Rezaletin daniskası. Zavallı saflar arada vurgun yiyor. Hile-hurda, hokkabazlık, cambazlıkla saf milletin paralarını götürmenin adı BORSA... Bu da halka "Piyasa" diye yutturuluyor.

Yazıktır, günahtır.

Bunun bir de başka yüzü var. Borsa millî değil, uluslararası olduğu için, Batı da borsaya hakim. Beğenmediği bir politika yürüttüğünüz zaman hisse senetlerini satıp paraları götürüyor; gerçek piyasalar da sallanıyor ve ekonomik kriz doğuyor. Bütün politikalarınızda "Aman! Batılı yatırımcı hisselerini satıp kaçmasın" diye bağımlı hale geliyorsunuz. Nasıl bir bağımsızlıktan söz edilebilir ki bu durumda?

Atatürk'ün "Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür." sözünü aklımızdan bir an bile çıkarmamak gerek.

Borsa millileştirilmeli. Halk gerçekten yatırım amaçlı hisse senedi almalı. Çok sayıdaki küçük birikimlerin birleşerek sermaye oluşturması sağlanmalı ve hisse sahipleri firmanın kârına ortak olmalı; yıl sonunda dağıtılan kâr paylarıyla gelirlerine katkıda bulunmalı. "Al-sat" kumarı yasaklanmalı. Firmalar da halkın iştirakiyle güçlenmeli. Borsanın esas kuruluş amacı da bu değil midir zaten?

SONUÇ: Nereden başlamalı?

Ülkenin bu felakete gidişini durdurmak için nereden başlamalı?

Önce yürekli, milliyetçi bir idarî kadro ister bu harekete başlamaya. Kendine, milletine güvenen...

Sonra yapılacak 3 temel şey var. Ancak bunu yapmak isteyecek, göze alacak babayiğitler gerek. Bu babayiğitler hiç endişe etmesin; bazı aydın geçinen işbirlikçiler hariç, tüm milleti arkalarında bulacaklarından emin olabilirler:

  • Borsayı millileştirmek ve kumar olmaktan çıkarmak,
  • Görsel medyayı millileştirmek, yabancılara TV kurmayı yasaklamak,
  • Eğitimi millileştirmek, yabancı dilde eğitimi kaldırmak,
  • Gümrük Birliğine: "Şimdilik dondurduk. AB'ye girme görüşmelerinde bu konuyu da görüşürüz. Tam üyelikten sonra gene Gümrük Birliği'ne gireriz." demek,
  • Kıbrıs'ı ilhak ederek (Bülent Ecevit bunu açıkça ilan etmişti.) "Bizim Kıbrıs sorunumuz falan yok. Sizin varsa, o sizi ilgilendirir." demek.

Özetle Batı kültürüne tekmeyi basmak!.. İş bu kadar basit.

Bu kararların sonuçları ne olursa olsun, her türlü baskıya katlanmaya hazır bir millet bulacaklardır arkalarında.

Bunu yapabilmek için önce bir "Millî Mutabakat Hükûmeti" kurulur. Meclis gece yarısı bir gizli celsede karar alır, ertesi gün deklare eder. Bu karar "Millî Politika" olarak kabul edilir ve artık hükûmetlere göre değişiklik yapılmaz.

Bu hareketten sonra Batı'dan müthiş bir feryat kopacaktır. Tüm dünyada borsalar çökecektir. Türkiye birçok sözlü saldırıya uğrayacaktır. Ambargolar konacaktır. Bütün bunlara göğüs gerecektir millet, emin olun. Zira bu, Türkiye'nin şahlanışı olacaktır. Her türlü sıkıntıya katlanmaya değer. Yavaş yavaş ölümü beklemektense, Batı'nın esareti altında yaşamaktansa, yeni bir Millî Mücadele'ye girmeye hazırdır bu millet. Batı tarafından açılacak savaş sadece ekonomik olacaktır. Hiçbiri silahlı saldırı yapacak değildir. Korkaktır Batı. Para onlar için tapılacak put olmuştur.

Bu ekonomik savaşa Türkiye'nin, eli çok güçlü olarak gireceğinden hepimiz emin olalım. Saldırılarının karşısında sadece "BMV" ve "Mercedes" arabalara yüksek gümrük vergisi koymak, Almanya'yı derhal dize getirecek, diğer ülkelere de aba altından sopa göstermek olacaktır. Zira bu adamları, bütün Batı'yı biz besliyoruz. Ekmekleri bizim elimizde. Kim sesini çıkarırsa, malına yüksek gümrük koyduğumuzda sesi hemen kesilecektir.

Para için yapmayacağı şey yoktur bu Batı'nın. Para, putu olmuştur; ona tapar o...

Gerekli tüm değişiklikleri çok hızlı bir şekilde yaparak gerçekçi bir Atatürk milliyetçiliğine dönmek tek çaremizdir. Gerekli değişiklikleri, geç kalmadan yapabildiğimiz takdirde dünya yönetiminde söz sahibi olacağımız muhakkaktır.

Millet, hiç zaman kaybetmeden aklını başına toplamalı; devlet, halkın güvenini yeniden kazanmalıdır. Türk; Barbar, ahlaksız, parayı put yapmış Batı hayranlığından kurtularak kendi benliğine, kendi özüne dönmelidir. Yoksa olacakları ve geleceği düşünmek bile insanı ürkütüyor.