Başlıkta adı geçen "Hukuk Sistemi" fazlaca geniş bir konuyu kapsadığından, burada sadece bugünkü "2008 Ekonomik Krizi" göz önüne alınarak iş yerinin icra ve haciz konusuna kısaca değinilmiştir. Oysa, hukuk sistemimizin tümü gözden geçirilmelidir.
Bugünkü uygulamada ne alacaklı alacağını alabilmekte, ne de borçluya ödeme fırsatı verilmektedir.
İş yerinde icra ve haciz konusu:
Bir işyerinin, borçlarını ödeyemez duruma gelmesi halinde icra takibi başlıyor. İcra dairesi marifetiyle alacaklı avukatının ilk yaptığı iş, borçlunun işyerini felç edecek malları haczetmek. Sebep ise, güya borçlu kimsenin parası var da borcunu ödemiyor; işyerini felç etme tehdidiyle ona borcunu ödetmek. Bu usül Batılı Hıristiyan toplumlar için olağan sayılabilir ama Müslüman Türk toplumu bunu kaldırmaz. Bu millete göre değil bu mantık.
Hacze gelen yetkililer ve kişiler, peşin yargıyla, iş sahibine hırsız veya dolandırıcı gözüyle bakmakta, haince davranmaktadırlar. Unutmamak gerekir ki, hırsız veya dolandırıcı olmak için iş yeri açmak kadar anlamsız bir davranış olamaz.
İlk haciz konulan eşya, işyeri bilgisayarları, telefon santralleri... Şayet bu işyeri fabrikaysa, trafosunu haczederek işyerini çalışmaz hale getirmek ilk yapılan hareket. Vahşice bir davranış! Bu işlemler de sakin sakin yapılmıyor. Borçluyu çevreye rezil etmek amaçlı bağırış, çağırış, kavga dövüş ve hakaretle yapılıyor. Gene güya rezil olmaktan korkarak, borçlu, borcunu ödeyecek!..
Hangi medeniyete sığar bu mantık? Hukuk bunlara nasıl izin veriyor? Adalet buysa, kimsenin hukuka saygısı kalmıyor.
İş makinelerinin haczi:
İşyerlerindeki iş makineleri haciz edilememelidir. Zira haciz konusu olan makineler satıldığında hurda demir fiyatına gidecek cinstendir. Bir iş yeri kurulur kurulmaz acze düşmeyeceğine göre çoğunlukla ekonomik ömrünü doldurmuş makinelerdir bunlar. Ancak ve ancak, bulunduğu yerde çalışmaları halinde bir değerdir. Fabrikanın veya atölyenin kapısının dışına çıktığı anda demir yığınıdır.
İşyerindeki makinelerin haczedilmesiyle iş sahibinin artık çalışma şansı kalmayacağı gibi geçim şansı da kaybolur. Makinelerinin haczedilmesi durumunda bu iş sahibi borcunu nasıl ödeyecek, neyle geçinecektir? Borcunu ödeyemedi diye bir iş potansiyelini yok mu etmeli, insanları aç mı bırakmalı, işsahibi ve işçilerini aileleriyle birlikte sefil mi etmelidir? Bunun kime yararı var? İşsahibi ve işçi işini kaybeder, devlet bir vergi kaynağını kaybeder.
"Peki, alacaklının hakkını nasıl koruyacağız?" denilebilir. Onun da cevabı: "Devlet neden vardır?" sorusunu gündeme getirir. Bir işyerinin acze düşerek borcunu ödeyememesi halinde devlet o iş yerine el koymalı, gelir-giderlerini denetim altına almalı, sonra da iş yerinin neden zarara uğradığını teşhis ederek çözüm üretmelidir. Gerekirse denetim altında tuttuğu iş yerine faizsiz kredi vererek canlandırmalı, tekrar vergi alacağı bir gelir kaynağı haline getirmelidir.
Kredi falan vermek asla söz konusu olmamakla birlikte, aslında haciz ve iflasa karşı korumalar iş kanunundaki maddelerde yok değildir. "İflas erteleme", "Kayyum tayin etme" gibi... Ne var ki bu maddelerden medet ummak çoğu iş yeri için mümkün olamamaktadır. Öylesine ağır şartlara bağlanmıştır ki, iş sahibi, korkusundan böyle bir müracaatta bulunamaz. Son derece nadir işleyen bir seçenektir. Zira mahkeme tarafından yapılan inceleme sonucunda verilecek karar kolaylıkla "Hileli iflas" şeklinde olabilir ve firmanın iflasına karar verilebileceği gibi, iş sahibi hiç hak etmediği halde hileyle suçlanıp hapis de yatabilir.
İşyerinin mallarının hacziyle gelir kaynağını kesmenin ne işyeri sahibine ne de devlete yararı olacaktır. Her kapanan işyeri işsizliği tırmandıracak ve devlete vergi kaybına neden olacaktır. İşsiz kalan insanlar da devletin başına dert olacaktır.
Bugün yapılan hacizlerde, iş makineleri işyerinden kaldırılarak yed-i eminlere götürülmekte, işyeri çalışamaz duruma getirilmektedir. Götürülen makineler ne satılabilerek alacaklıya yaramakta, ne de işyerine yaramaktadır. Çürüyüp ziyan olmaktadır.
Unutmamalı ki hacizle kaldırılan her iş makinesi bir işçinin de işini kaybetmesi demektir. İsmet Bozdağ'ın "Atatürk'ün Fikir Sofrası" kitabında Hasan Rıza Soyak, Behçet Kemal Çağlar ve Kasım Gülek'in anılarından yapılan bir alıntıda, Atatürk'ün, iş aracının haczine bakışı net olarak anlatılmıştır. Vergi borcunu ödeyemeyen köylünün bir öküzünün haczedilmesine karşı çıkan Atatürk'ün yaklaşımını hatırlayalım:
"Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul'da geçiyor. Bunun Van'ı var, Bitlis'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor efendiler!.."
Mustafa Kemal Atatürk
Hacizden amaç, alacak bedelini tahsil etmektir. İşyerini zaafa uğratarak tehdit amaçlı haciz insan haklarına aykırıdır. Halbuki bugünkü haciz mantığı, insanların yaşam şartlarını kısıtlamakla tehdit etme amaçlıdır.
İş bilgisayarlarına konulan hacizde, hacze uğrayan işyeri, içindeki bilgileri alma ve sonra da bilgisayarı boşaltma hakkına sahip olmalıdır. Bilgisayarın yalnızca teknik aksamı haczedilmelidir. İçindeki bilgileri haczetme yetkisi kimsede olamaz. Bilgilerin kullanılamaz hale getirilmesi, işyerinin acze uğratılması ne hakka ne hukuka sığar. Şahsi bilgisayarlar için de aynı durum söz konusudur. Şahsi bilgisayarlarda -adı üstünde "Kişisel Bilgisayar"- kişilerin aile bilgileri, aile resimleri, özetle aile mahremiyetleri saklıdır. Nasıl haczedilebilir, anlamak mümkün değil. Bu da insan haklarına aykırıdır; aile ve kişi haklarına saldırıdır. Halbuki bugün yapılan hacizlerde bilgisayarlar hemen sökülüp götürülmekte ve işyeri çalışamaz duruma getirilmektedir. Buna ilaveten bir işyerinin bütün sırlarına el konulmuş olmaktadır. Böyle hukuk anlayışı olamaz.
Telefon santralleri de haczedilememelidir. Konuşma hürriyeti hiçbir şartla kısıtlanamaz. Buna rağmen diğer hacizler gibi telefon santrallerinin hacizleri de, işyerini zaafa uğratma tehdidi olarak yapılmaktadır.
Patentlerin haczi:
Patente haciz koymak insan haklarına da aykırı olsa gerektir. Zira fikire vurulan bir zincirdir. Zihinsel faaliyeti ürkütür ve yeni buluşları engeller. İnsan beynine kilit vurmak gibi bir şeydir bu...
Patent bir fikirdir. Ancak uygulamaya konulup, üretim yapıldığı andan itibaren bir değer kazanır. Üretimi yapılmaksızın, henüz fikir aşamasında olan bir patente haciz konulamamalıdır. Bugün ise fikir aşamasında bir patente de haciz konulmaktadır. Halbuki hukukta, haciz sırasında, haczedilen bir malın değeri haciz tutanağına eksperler tarafından yazılması gereklidir. Patent ise, bilinmeyen, yalnızca buluşu yapan kişi tarafından bilinen ve değer takdiri de yalnızca buluşu yapan kişi tarafından yapılabilmesi mümkün olan bir şeydir. Başkaca kimse bu değeri belirleyemez. Belirleyemeyeceğine göre de haciz konulamaz. Ancak patente sahip bir buluş, üretim haline geçmiş ise, ürün haczedilebilmelidir. Zira ürünlerin maddi olarak değerlendirilebilmesi, değer takdiri yapılması söz konusudur.
Görüldüğü gibi tüm hacizler, alacaklının parasını tahsil etmek için, borçluyu tehdit amaçlı yapılmaktadır. Tehdit ise suç teşkil eder. Alacaklı ancak, haczettiği malı satarak parasını tahsil etme amacı gütmelidir. Maddî manevî tehdit amaçlı haciz hukuka aykırıdır. Ama kimin umrunda!
Hukukçular ne güne duruyor, neden bu hususları gündeme getirmiyor, bunu da anlamak mümkün değil. Hukukçular, barolar da bu konularla ilgilenmeyecekse, bu memlekette haktan hukuktan söz edilebilir mi? Kimse kılını kıpırdatmayacak mı? Bu konulara kimse eğilmeyecek, düşünmeyecek mi? Üniversiteler ne işe yarar? Ezberci hukukçu yetiştirmeye mi? Memlekette hiç düşünen, uğraş veren adam kalmadı mı? Yoksa hukukçular para alamayacakları böylesi işle uğraşmak mı istemiyorlar? Her şey mi para için? Para bu kadar mı put oldu?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder