İşçi ve işveren sendikaları birleşmeli.
Başlık, hemen tepki uyandıracaktır. "Birleşirlerse ne yapacaklar, işçi haklarını kim savunacak?" diye...
İşçi haklarını savunmaya neden ihtiyaç var ki? İşveren sendikası neden işçiyi karşısına alır? Bu kutuplaşma neden? İşveren ve işçi birbirine düşman mı?
Başlık, hemen tepki uyandıracaktır. "Birleşirlerse ne yapacaklar, işçi haklarını kim savunacak?" diye...
İşçi haklarını savunmaya neden ihtiyaç var ki? İşveren sendikası neden işçiyi karşısına alır? Bu kutuplaşma neden? İşveren ve işçi birbirine düşman mı?
Bu kavram; vahşi, çıkarcı, maneviyattan yoksun, yozlaşmış Hıristiyan, barbar Batı'nın icadıdır. Türk-İslam kültüründe haset, hırs yoktur. Ancak Batı kültürünün aşılamasıyla, daha "savunma" kelimesiyle bile çatışma imajı verilmektedir.
Kapitalizmin barbarlığı ne yazık ki yıllar boyu hatalı bir şekilde işlenerek Türk insanına aktarılmış, karşı tepki olarak da sosyalit/komünist görüş harekete geçmiştir. Bu konuda en büyük etken, ne yazık ki, 1940'lı yıllardan itibaren Türk sineması olmuştur. Sanki fabrikatör kapitalistmiş gibi. Oysa fabrikalar yoksa işçi nerede çalışacak? Atatürk neden özel teşebbüsü desteklemişti? Yoksa Atatürk de mi kapitalistti?
Kapitalizmin barbarlığı ne yazık ki yıllar boyu hatalı bir şekilde işlenerek Türk insanına aktarılmış, karşı tepki olarak da sosyalit/komünist görüş harekete geçmiştir. Bu konuda en büyük etken, ne yazık ki, 1940'lı yıllardan itibaren Türk sineması olmuştur. Sanki fabrikatör kapitalistmiş gibi. Oysa fabrikalar yoksa işçi nerede çalışacak? Atatürk neden özel teşebbüsü desteklemişti? Yoksa Atatürk de mi kapitalistti?
Zengin fabrikatör kızı, babasının fabrikasındaki fakir işçiye aşık olur. Kızın fabrikatör onursuz babası, ilişkiyi engellemek için fakir ama onurlu işçiye, kızını bırakması için para teklif eder. Onurlu fakir işçi, onursuz fabrikatörün suratına paraları fırlatır. Bir alkış kopar sinemada.
Televizyonun çıkmasıyla bu senaryo değişik versiyonlarıyla yıllarca halka gösterildi; fabrikatör hırsız ve onursuz, işçi fakir ama onurlu olarak tanıtıldı halka. Başka konu yokmuş gibi sadece bu konu işlendi; uzun yıllar beyinler yıkandı. Bu etki, nesiller boyu hâlâ devam etmektedir. Artık fabrikalar ayakta duramıyor. Fabrikatör diye bir şey kalmayacak yakında. Bu sebeple açlık ve işsizlik diz boyu. Başardılar nihayet(!). Mutlu olsunlar şimdi; amaçlarına ulaştılar sonunda(!).
Halk, kapitalizm hakkında yanlış bilgilendirilerek, işçi-işveren düşmanlığının tohumları ekilmiştir. Sendikalar, işçi-işveren çatışması var kabul ederek kurulmuşlardır. Halbuki bu çatışma sadece kapitalist, maneviyattan yoksun, Hıristiyan Batı'nın felsefesidir. Türk insanı yardım severdir, zayıfın yanındadır. Türk insanı için sendikaya gerek yoktur. Hele ki henüz sanayileşmekte hattâ bir türlü sanayileşemeyen ülkemizde... Sendikalaşma "Demokratikleşme" adı altında yutturulmuştur millete.
Türk insanında işçi-işveren çatışması olmazdı; şayet bu kötü tohum toplumumuza ekilmeseydi. Bugünkü rekabet koşullarında fabrikalar zaten ürünlerini yok pahasına satıyorlar. O da satabilirlerse. Cebinde parası olan bir kimse artık fabrika kurup işçinin sendikasıyla boğuşmayı göze alacağına, tüm varlığını riske edeceğine, 3-5 okumuş memurla ticaret yapma yoluna gidiyor. Aldığı fiyat belli, sattığı fiyat belli. Ne sendika var, ne muhatap olacağı yığınla okumamış işçi kütlesi. Kazanırsa devam ediyor, kazanamazsa kapatıyor işini; hiç başı ağrımıyor. Bugün "işsizim" diye sızlanan işçi, yarın işverenin başına "az ücret alıyorum" diye sendikayla dikilecek; bunu biliyor. Toplu işçi çıkarmak da yasak zaten. Kim kocaman sermayeler koyar, makineler alır, malını mülkünü risk altına sokar, üretmekle uğraşır, fabrika kurar ki?
Unutmamak lazım ki, üretmeyen bir millet, sadece tüketerek, başka milletlere yem olur, uşak olur.
"Avrupa" diye diye bir hal oluyoruz. Sendikalaşma konusunda da Avrupa'yı kopya ediyoruz. Avrupa'da sendika olduğu için bizde de sendika var. Peki, biz Avrupa halkı gibi menfaatçi ve barbar mıyız? Avrupa kadar sanayileştik mi? İşsiz insanların menfaatini kim koruyacak; onlar korunmaya layık değil mi? Benzeri sorular cevapsız kalarak daha sayfalarca devam edebilir.
Halk, kapitalizm hakkında yanlış bilgilendirilerek, işçi-işveren düşmanlığının tohumları ekilmiştir. Sendikalar, işçi-işveren çatışması var kabul ederek kurulmuşlardır. Halbuki bu çatışma sadece kapitalist, maneviyattan yoksun, Hıristiyan Batı'nın felsefesidir. Türk insanı yardım severdir, zayıfın yanındadır. Türk insanı için sendikaya gerek yoktur. Hele ki henüz sanayileşmekte hattâ bir türlü sanayileşemeyen ülkemizde... Sendikalaşma "Demokratikleşme" adı altında yutturulmuştur millete.
Türk insanında işçi-işveren çatışması olmazdı; şayet bu kötü tohum toplumumuza ekilmeseydi. Bugünkü rekabet koşullarında fabrikalar zaten ürünlerini yok pahasına satıyorlar. O da satabilirlerse. Cebinde parası olan bir kimse artık fabrika kurup işçinin sendikasıyla boğuşmayı göze alacağına, tüm varlığını riske edeceğine, 3-5 okumuş memurla ticaret yapma yoluna gidiyor. Aldığı fiyat belli, sattığı fiyat belli. Ne sendika var, ne muhatap olacağı yığınla okumamış işçi kütlesi. Kazanırsa devam ediyor, kazanamazsa kapatıyor işini; hiç başı ağrımıyor. Bugün "işsizim" diye sızlanan işçi, yarın işverenin başına "az ücret alıyorum" diye sendikayla dikilecek; bunu biliyor. Toplu işçi çıkarmak da yasak zaten. Kim kocaman sermayeler koyar, makineler alır, malını mülkünü risk altına sokar, üretmekle uğraşır, fabrika kurar ki?
Unutmamak lazım ki, üretmeyen bir millet, sadece tüketerek, başka milletlere yem olur, uşak olur.
"Avrupa" diye diye bir hal oluyoruz. Sendikalaşma konusunda da Avrupa'yı kopya ediyoruz. Avrupa'da sendika olduğu için bizde de sendika var. Peki, biz Avrupa halkı gibi menfaatçi ve barbar mıyız? Avrupa kadar sanayileştik mi? İşsiz insanların menfaatini kim koruyacak; onlar korunmaya layık değil mi? Benzeri sorular cevapsız kalarak daha sayfalarca devam edebilir.
Önce düşünmesini öğrenip bilinçli bir toplum haline gelmemiz gerek. Yapımıza uymayan kapitalizm, sosyalizm, faşizm gibi doktrinlerin etkisinden kurtularak... Sevgi ve saygıya dayalı bir toplum olarak... Bu, hayal değil. Bir zamanlar öyle değil miydik zaten? Ne oldu bize?
Atatürk bize "Biz hiçbir doktrinin peşinden gitmeyeceğiz. Kendi özümüze döneceğiz." dememiş miydi?
Sendikalaşmaya son verip, zorlayıcı metotları kaldırmak; sermayedarı teşvik edip güvence vererek fabrika, dolayısıyla üretim yatırımına yönlendirmekten başka çıkar yol yok. Üreticiyi teşvik etmek için ne gerekirse yapmak gerek.
Sendikalara başka bir isim vererek, misyonlarını değiştirerek, "HALK SENDİKASI" oluşturmalı.
Fabrika sahipleri ile işçi ve memurun; esnaf ve sanatkârın, özetle tüm halkın kol kola gireceği, birlikte devlet çarkını denetleyen, eleştiren büyük bir sivil toplum örgütü haline getirerek yararlanmak daha demokratik değil mi? Milleti daha bütünleştirici, daha halkçı, daha medeni bir davranış olmaz mı? Batı'yı maymun gibi taklit etmek yerine...
Atatürk bir toplantıda, Amerikalı bir gazetecinin "Ne zaman Amerikalılaşacaksınız?" sorusuna öfkelenerek verdiği cevapta; "Türkiye ne Amerikalılaşacaktır ne de Batılılaşacaktır. Türkiye kendi özüne dönecektir. Türkiye maymun olmayacaktır!" dememiş miydi?
Kurtuluşumuz, cephelere bölünmekte değil; bütünleşmekte, birlik olmakta. Toplumumuzu "Demokratikleşme" adı altında bölmeye çalışan Batı'ya karşı dimdik ayakta durmakta... Türk olarak kendi özümüze dönmekte...
Kirlenmiş siyasete karşı cephe:
Sendikalar, işçi-işveren, kendi aralarında çatışacakları yerde, kirlenmiş siyasete karşı cephe oluşturmalı. Günümüzdeki işsizlik sorunu, yoksulluk, açlık, ne işçiden ne de işverenden kaynaklanıyor. Bunun için bugün, sendikalar, işçi-işveren zaten birleşerek siyasilere karşı cephe almış durumdalar. Ama çok geç. Bugün alınacak önlemler sonuç verene kadar -o da sonuç verirse- insanlar işsizlikten, açlıktan ve sefaletten tükenmiş olacaklar.
Sendikalar statü ve hedef değiştirerek, devlet çarkının işleyişini denetlemeliler. İşçisiyle, esnafıyla, sanatkârıyla, çiftçisiyle, işvereniyle...
Sendikalar, "Halk Sendikası" olmalı.
"Bu; muhalefetin görevi" diye baktığımız için yanılıyoruz. Muhalefet bu görevini yerine getiremiyor; getiremez de; hiçbir zaman getirmeyecek/getiremeyecek de... Çünkü siyaset çok kirlendi. Bunu artık toplumun her kesimi görüyor. Yıllardır hep muhalefetten bir şeyler bekledi halk. Hemen hemen her ideolojiden parti iktidar oldu. Ne değişti? Hiçbir şey. Değişmez; değişemez. Zira her muhalefet, yarın iktidar ololacağı düşüncesiyle, muhalefetini hesaplı yapıyor.
Örnek mi? Yaşayıp görüyoruz; "Dokunulmazlık" konusu... Göstermelik birkaç laf ebeliğinin dışında ne iktidardan ne muhalefetten ses çıkıyor. Sebep basit; dokunulmazlık kaldırılırsa yarın muhalefetin kadrosu da hesap verecek.
Hangi muhalefet iktidar hesap sordu? Hiçbiri... Bundan böyle hesap sorulacağı da yok. Kimsenin işine gelmez... Ne muhalefetin ne de iktidarın. Her yapanın, yaptığı, yanına kâr kalıyor; kâr kalacak. Nereye kadar?
İşte bütün bu kirlilikler üzerinde baskı kuracak olan, hesap soracak olan halktır. Halkın demokratik yollardan böylesine hesap sorabilmesi için; gerçek bir demokrasinin kurulabilmesi için, tüm sendikalar birleşerek "Halk sendikası" oluşturmalıdır.
Sendikalar değişmelidir.
Güçlü sivil toplum örgütü ancak böyle kurulur.
Kimse "Dünyada bunun örneği var mı?" demesin. Mutlaka bir örneğin peşinden mi gitmeliyiz? Biz, Türk milleti olarak, dünyaya örnek olmaktan bu kadar mı vazgeçtik? Bu kadar mı zavallı olduk? İlla bir örnek mi gerek? Yakın geçmişte dünyaya biz örnek değil miydik?
Dünyanın ilk "Tüketiciyi Koruma Kanunu"nu, ilk "Hayvanları koruma Kanunu"nu 500 yıl evvel "İhtisâb Kanunnâmeleri" adı altında biz çıkarmadık mı?
Batı'nın; profesörlükten, doktora tezlerinden haberi bile yokken, "Ahilik" esaslarıyla, doçentlik, profesörlük tezi örneğini, Selçuklu döneminde, kalfalıktan ustalığa geçiş için yapılan "Peştemal Kuşanma Törenleri" ile biz getirmedik mi? O zamanlarda örnek mi arıyorduk? Dünya bizi örnek alarak bir yerlere gelmedi mi?
Artık dünyaya gene biz örnek olalım. Kendi özümüze dönelim. Mustafa Kemal'in izinde giderek... Rozet Atatürkçülüğüyle değil...
Atatürk bize "Biz hiçbir doktrinin peşinden gitmeyeceğiz. Kendi özümüze döneceğiz." dememiş miydi?
Sendikalaşmaya son verip, zorlayıcı metotları kaldırmak; sermayedarı teşvik edip güvence vererek fabrika, dolayısıyla üretim yatırımına yönlendirmekten başka çıkar yol yok. Üreticiyi teşvik etmek için ne gerekirse yapmak gerek.
Sendikalara başka bir isim vererek, misyonlarını değiştirerek, "HALK SENDİKASI" oluşturmalı.
Fabrika sahipleri ile işçi ve memurun; esnaf ve sanatkârın, özetle tüm halkın kol kola gireceği, birlikte devlet çarkını denetleyen, eleştiren büyük bir sivil toplum örgütü haline getirerek yararlanmak daha demokratik değil mi? Milleti daha bütünleştirici, daha halkçı, daha medeni bir davranış olmaz mı? Batı'yı maymun gibi taklit etmek yerine...
Atatürk bir toplantıda, Amerikalı bir gazetecinin "Ne zaman Amerikalılaşacaksınız?" sorusuna öfkelenerek verdiği cevapta; "Türkiye ne Amerikalılaşacaktır ne de Batılılaşacaktır. Türkiye kendi özüne dönecektir. Türkiye maymun olmayacaktır!" dememiş miydi?
Kurtuluşumuz, cephelere bölünmekte değil; bütünleşmekte, birlik olmakta. Toplumumuzu "Demokratikleşme" adı altında bölmeye çalışan Batı'ya karşı dimdik ayakta durmakta... Türk olarak kendi özümüze dönmekte...
Kirlenmiş siyasete karşı cephe:
Sendikalar, işçi-işveren, kendi aralarında çatışacakları yerde, kirlenmiş siyasete karşı cephe oluşturmalı. Günümüzdeki işsizlik sorunu, yoksulluk, açlık, ne işçiden ne de işverenden kaynaklanıyor. Bunun için bugün, sendikalar, işçi-işveren zaten birleşerek siyasilere karşı cephe almış durumdalar. Ama çok geç. Bugün alınacak önlemler sonuç verene kadar -o da sonuç verirse- insanlar işsizlikten, açlıktan ve sefaletten tükenmiş olacaklar.
Sendikalar statü ve hedef değiştirerek, devlet çarkının işleyişini denetlemeliler. İşçisiyle, esnafıyla, sanatkârıyla, çiftçisiyle, işvereniyle...
Sendikalar, "Halk Sendikası" olmalı.
"Bu; muhalefetin görevi" diye baktığımız için yanılıyoruz. Muhalefet bu görevini yerine getiremiyor; getiremez de; hiçbir zaman getirmeyecek/getiremeyecek de... Çünkü siyaset çok kirlendi. Bunu artık toplumun her kesimi görüyor. Yıllardır hep muhalefetten bir şeyler bekledi halk. Hemen hemen her ideolojiden parti iktidar oldu. Ne değişti? Hiçbir şey. Değişmez; değişemez. Zira her muhalefet, yarın iktidar ololacağı düşüncesiyle, muhalefetini hesaplı yapıyor.
Örnek mi? Yaşayıp görüyoruz; "Dokunulmazlık" konusu... Göstermelik birkaç laf ebeliğinin dışında ne iktidardan ne muhalefetten ses çıkıyor. Sebep basit; dokunulmazlık kaldırılırsa yarın muhalefetin kadrosu da hesap verecek.
Hangi muhalefet iktidar hesap sordu? Hiçbiri... Bundan böyle hesap sorulacağı da yok. Kimsenin işine gelmez... Ne muhalefetin ne de iktidarın. Her yapanın, yaptığı, yanına kâr kalıyor; kâr kalacak. Nereye kadar?
İşte bütün bu kirlilikler üzerinde baskı kuracak olan, hesap soracak olan halktır. Halkın demokratik yollardan böylesine hesap sorabilmesi için; gerçek bir demokrasinin kurulabilmesi için, tüm sendikalar birleşerek "Halk sendikası" oluşturmalıdır.
Sendikalar değişmelidir.
Güçlü sivil toplum örgütü ancak böyle kurulur.
Kimse "Dünyada bunun örneği var mı?" demesin. Mutlaka bir örneğin peşinden mi gitmeliyiz? Biz, Türk milleti olarak, dünyaya örnek olmaktan bu kadar mı vazgeçtik? Bu kadar mı zavallı olduk? İlla bir örnek mi gerek? Yakın geçmişte dünyaya biz örnek değil miydik?
Dünyanın ilk "Tüketiciyi Koruma Kanunu"nu, ilk "Hayvanları koruma Kanunu"nu 500 yıl evvel "İhtisâb Kanunnâmeleri" adı altında biz çıkarmadık mı?
Batı'nın; profesörlükten, doktora tezlerinden haberi bile yokken, "Ahilik" esaslarıyla, doçentlik, profesörlük tezi örneğini, Selçuklu döneminde, kalfalıktan ustalığa geçiş için yapılan "Peştemal Kuşanma Törenleri" ile biz getirmedik mi? O zamanlarda örnek mi arıyorduk? Dünya bizi örnek alarak bir yerlere gelmedi mi?
Artık dünyaya gene biz örnek olalım. Kendi özümüze dönelim. Mustafa Kemal'in izinde giderek... Rozet Atatürkçülüğüyle değil...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder