Vergi konusuna iki yönden bakmak gerek. İşçinin ödediği vergi ve işverenin ödediği vergi. İkisi birbiriyle karşılaştırıldığında çifte standart uygulandığı hemen göze çarpar.
İşverenin kâr üzerinden vergilendirildiği; buna karşın işçi ve memurun gelir üzerinden vergilendirildiği görülür.
Normal olarak, işçi ve memurun, işverenden çok daha az geliri olduğu düşünülecek olursa, haksızlığın boyutunun ne kadar büyük olduğu da ortaya çıkar. Her ne hikmetse bu adaletsizliği kimse dile getirmemekte, hiçbir yetkili konuya eğilmemektedir.
İşçinin ödediği vergi:
İster esnaf, ister gerçek kişiye ait olsun, bir işyerinin vergilendirilmesi, masraflar çıktıktan sonraki kâr üzerinden yapılırken; gene gerçek kişi olan bir işçi veya memurun, geçim giderleri ve masrafları hesaba katılmadan veya komik sayılacak kadar bir rakam kadar hesaba katılarak, gelirlerinin tümü üzerinden vergilendirilmektedir.
Bir de vergi dilimleri konusu var. İşçi veya memurun aldığı maaşın toplam tutarı yıl sonuna doğru arttığı için vergi dilimi de yükselmekte, yıl sonuna doğru net gelirleri giderek düşmektedir. Oysa yıl sonuna doğru enflasyon artmaktadır. Ters orantılı bu vergi mantığı zulüm gibi bir şeydir. İşçinin kayıt dışı çalışması bu şartlarda daha avantajlı olmakta, işçi de işveren de bu yola itilmektedir. Zira kayıt dışı ödemelerde vergi ve vergi dilimi söz konusu olmadığından, çalışan, her ay sabit maaş alabilmektedir.
Zaten zor geçinen, hatta çoğunlukla geçinemeyen memur veya işçinin böylesine bir vergi sonrası, hayatını idame ettirebilmesi mucizedir. Oysa yapılması gereken, gerçekçi bir geçim standardının üzerinde gelir elde edebilen memur ve işçiden, geçimi için yapacağı harcamadan sonraki kalan kısım üzerinden vergilendirilmesi en adil şarttır. Geçimi için zorunlu olan harcama miktarı vergilendirilmemelidir.
İşverenin kâr üzerinden vergilendirildiği; buna karşın işçi ve memurun gelir üzerinden vergilendirildiği görülür.
Normal olarak, işçi ve memurun, işverenden çok daha az geliri olduğu düşünülecek olursa, haksızlığın boyutunun ne kadar büyük olduğu da ortaya çıkar. Her ne hikmetse bu adaletsizliği kimse dile getirmemekte, hiçbir yetkili konuya eğilmemektedir.
İşçinin ödediği vergi:
İster esnaf, ister gerçek kişiye ait olsun, bir işyerinin vergilendirilmesi, masraflar çıktıktan sonraki kâr üzerinden yapılırken; gene gerçek kişi olan bir işçi veya memurun, geçim giderleri ve masrafları hesaba katılmadan veya komik sayılacak kadar bir rakam kadar hesaba katılarak, gelirlerinin tümü üzerinden vergilendirilmektedir.
Bir de vergi dilimleri konusu var. İşçi veya memurun aldığı maaşın toplam tutarı yıl sonuna doğru arttığı için vergi dilimi de yükselmekte, yıl sonuna doğru net gelirleri giderek düşmektedir. Oysa yıl sonuna doğru enflasyon artmaktadır. Ters orantılı bu vergi mantığı zulüm gibi bir şeydir. İşçinin kayıt dışı çalışması bu şartlarda daha avantajlı olmakta, işçi de işveren de bu yola itilmektedir. Zira kayıt dışı ödemelerde vergi ve vergi dilimi söz konusu olmadığından, çalışan, her ay sabit maaş alabilmektedir.
Zaten zor geçinen, hatta çoğunlukla geçinemeyen memur veya işçinin böylesine bir vergi sonrası, hayatını idame ettirebilmesi mucizedir. Oysa yapılması gereken, gerçekçi bir geçim standardının üzerinde gelir elde edebilen memur ve işçiden, geçimi için yapacağı harcamadan sonraki kalan kısım üzerinden vergilendirilmesi en adil şarttır. Geçimi için zorunlu olan harcama miktarı vergilendirilmemelidir.
İşverenin ödediği vergi:
Gerek Kurumlar Vergisi, gerek Gelir Vergisi, gerekse gerçek kişilerin vergi mantığında önemli değişiklikler yapmak gerek. Aksi halde vergi kaçakçılığı devam edecek; devlet kovalayacak, iş sahipleri kaçacak, bir kaçmaca-kovalamaca devam edecek. Aynen bugün olduğu gibi.
Her şeyden önce vatandaş, devlete saygı duymalı. Vergi konusunda bu saygı ne yazık ki kayboldu.
Kurumlar Vergisi'nde bir iş yeri gelirinin belirli bir yüzdesini vergi olarak ödedikten sonra, kâr dağılımı yaparsa, ortaklar da ayrıca gelir vergisine tâbi oluyor. Sanki şirket, ortakların değilmiş gibi. Vergi üstüne vergi alınıyor.
Emlak vergisi:
Emlak Vergisi de ayrı bir ucube! Emlak, duran bir varlık. Neden vergiye tabi olduğu bilinmez.
Vergi mantığında, devletin, işyerinin gelirine ortaklığı söz konusudur. Elde edilen gelirin sağladığı kârdan vergi alınır ama gelir getirmeyen bir mülkün vergisi mi olur? Bizde olur. Diyorlar ki Batı ülkelerinde de böyleymiş. Peki orada sosyal düzen de böyle miymiş?
Ailesinden kalmış bir mülkten başka geliri olmayan kişi, mülkün Emlak Vergisi'ni nasıl ödeyecek? Evini satacak, alım-satım vergisi ödeyecek, geriye kalan paradan Emlak Vergisi borcunu ödeyecek... Sonra nasıl yaşayacak? Nasıl yaşarsa yaşasın!. Evini ocağını satıp, gelir getirmeyen evin vergisini devlete ödesin de, isterse sürünsün! Kölelik mi geri geldi ne? Devlete vergi öde, öde bitmiyor. Vatandaş bir türlü devleti doyuramıyor.
Limited veya anonim şirket ortağı bir vatandaş, şirket kazancından Kurumlar Vergisi ödüyor. Kâr dağılımı yaparak, kârdan payını alır almaz ayrıca gelir vergisi ödüyor. Geriye kalan parayla ev alırken alım-satım vergisi ödüyor. Sonra her yıl emlak vergisi ödüyor. Bu evi kiraya verdiğinde hem Emlak Vergisi ödüyor, hem de Gelir Vergisi ödüyor. Hayatı vergi ödemekle geçen bu vatandaş öldüğünde, ev çocuklarına kalırsa, çocukları "Veraset ve İntikal Vergisi" ödüyor. Öyle ya, ölmeseydi adam! Madem öldü, çocukları vergi ödesin bakalım. Mezar alsınlar önce, ve tapu harcı ödesinler, mezarın da Emlak Vergisi'ni ödeyip, kefen parasını da ödesinler.
Tabi vergiyi ödeyecek parası olmayan çocuk, miras kalan evi satarak tekrar alım-satım vergisi ödedikten sonra veraset vergisini ödeyebiliyor. Sonra ne yapacak? İsterse sürünsün. Vergisini ödesin de... Müracaat edip sığınacağı tek kapı yok. Başka geliri yoksa, iş de bulamazsa sokakta dilencilik yapsın, sokakta yatıp kalksın efendim!.. Sosyal adalet ve sosyal devlet düzeni dediğin böyle olur(!)
Babadan kalma arazisi olan, bir memur vatandaş düşünün. Bu vatandaş, hayatı boyunca arazi vergisi ödüyor. Arazinin önünden yol geçerse vergisi artıyor. Günün birinde emekli oluyor. Emekli maaşından başka geliri yok. Şayet arazisi üzerine kat karşılığı bir bina yaptıramamışsa yandı. Zira emekli maaşıyla hem geçinecek hem de Arazi Vergisi ödeyecek. Arazisini satılığa çıkardığını fakat satamadığını düşünün. Bu vatandaş neyle vergi ödeyecek? Ödeyemezse ne olacak?
İş bu kadarla kalmıyor. Günün birinde, arazisi, Belediye tarafından "Yeşil alan" ilan ediliyor. Artık satsa da para etmiyor; zira oraya inşaat falan yapılamıyor artık. Dolayısıyla satamıyor. Kim alır ki yeşil alanı? Vatandaş ne yapacak? Arazi Vergisi'ni ödemeye devam edecek. Nasıl? Hangi parayla? Birine hibe etse kim alacak? Neden alsınlar ki? Kaldı ki hibe edecek birini bulsa bile -ki imkânsız- bu sefer de Hibe Vergisi ödemesi gerek. Satamayacağı için emekli parasıyla -şayet emekli parası yeterse- vergi ödeyip aç oturacak. Öldüğünde de çocukları bu arazi için Veraset Vergisi ödeyip, her yıl da Arazi Vergisi ödemeye devam edecekler. Hem de birkaç yılda bir artan Emlak Vergisi. Bir de bu arazinin önünden yol geçerse, arazi değerlendiği için vergi artacak. Atsa atamaz; satsa satamaz; kullansa kullanamaz. Artık adam kelepçeli mahkûm.
Ne adil(!) vergi sistemi değil mi? Ölümden de vergi alıyor devlet. Devlet vatandaş için değil de, vatandaş devlet için var. Hem ölüsü hem dirisi vergi ödüyor. İş bu hale gelmiş. Bunun adı demokrasi(!) Cumhuriyet idaresi(!) Herkes devletin kölesi olmuş. Vatandaş, doğduğu andan itibaren ilk görevi devleti beslemek, devlet için yaşamak...
Ben böyle vergi düzenini anlayamıyorum, anlamak da istemiyorum. Atatürk, ülkenin böyle mi yönetilmesini istemişti acaba?
Böyle olmaz!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder